2020 yılında pandemi ile başlayan küresel buhran döneminin ne kadar daha süreceğini bugün hâlâ tam olarak kestirebilmek mümkün değildir. Pandeminin yarattığı ekonomik, sosyal ve politik dalgalar henüz tam anlamıyla dinmiş değildir. Hepimizin temennisi, bu zor dönemin bir an önce sona ermesi ve başta Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki toplumların yeniden daha istikrarlı ve güvenli bir döneme kavuşmasıdır.
Ancak televizyon kanallarını açtığımızda ya da sosyal medya platformlarına baktığımızda, neredeyse her gün yeni bir kriz haberi ile karşılaşıyoruz. Dünya artık daha kırılgan, daha öngörülemez bir döneme girmiştir. Buna rağmen hayat bütün zorluklara rağmen akmaya devam etmektedir.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler ise bize çok önemli bir gerçeği yeniden hatırlatmıştır: Enerji güvenliği, artık yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda stratejik ve jeopolitik bir konudur.
Önce Rusya-Ukrayna savaşı, ardından İran ile ilgili yaşanan gelişmeler, enerji konusunda dışa bağımlılığın ülkeler için ne kadar büyük bir risk oluşturduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu süreç bize şunu göstermektedir: Türkiye enerji alanında dışa bağımlılığını mümkün olan en düşük seviyeye indirmek zorundadır.
Bunun yolu ise yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına çok daha güçlü ve kararlı yatırımlar yapmaktan geçmektedir.
Petrolün daha az kullanıldığı, enerji kaynaklarının çeşitlendirildiği bir sisteme geçiş artık kaçınılmazdır. Bununla birlikte doğalgaz arama faaliyetlerinin hız kazanması, maliyeti yüksek olsa bile yerli doğalgazın ekonomiye kazandırılması büyük önem taşımaktadır. Aynı çerçevede biyogaz ve özellikle biyometan üretiminin Türkiye’nin enerji gündeminde çok daha güçlü bir şekilde yer alması gerekmektedir.
Enerji arz güvenliğinin bir diğer önemli ayağı ise yerli kömür kaynaklarının modern ve çevreye duyarlı teknolojilerle doğru şekilde değerlendirilmesidir. Ancak bununla birlikte asıl stratejik alan, yenilenebilir enerji yatırımlarının hız kesmeden artırılmasıdır.
Türkiye aslında bu konuda oldukça avantajlı bir ülkedir. Güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisi potansiyeli bakımından Avrupa’nın en şanslı coğrafyalarından birine sahibiz. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte özellikle rüzgâr türbinlerinin daha düşük rüzgâr hızlarında bile verimli çalışabilmesi, bu potansiyelin çok daha etkin kullanılmasını mümkün hale getirmektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisine yaptığı yatırımları hız kesmeden artırması stratejik bir gerekliliktir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir teknik konu bulunmaktadır. Güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynakları baz yük üretimi sağlayan kaynaklar değildir. Bu durum elektrik şebekesinde frekans dengesi açısından bazı zorluklar yaratabilmektedir.
İşte tam bu noktada devreye girecek olan teknoloji enerji depolama sistemleridir.
Önümüzdeki 20 yılın enerji dünyasında en çok konuşulacak başlıklarından biri hiç kuşkusuz depolama teknolojileri olacaktır. Özellikle güneş artı depolama (GES+Depolama) ve rüzgâr artı depolama (RES+Depolama) projeleri, enerji sistemlerinin geleceğinde kilit rol oynayacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin bu alandaki yatırım ortamını hızla geliştirmesi gerekmektedir. Depolama projelerine yönelik izin süreçlerinin hızlandırılması, finansman kaynaklarına erişimin kolaylaştırılması ve yatırımcının önünü açacak düzenlemelerin yapılması büyük önem taşımaktadır.
Enerji dünyasında yaşanan tüm bu gelişmeler bize bir gerçeği daha net şekilde göstermektedir: Enerji jeopolitiği önümüzdeki yıllarda çok daha belirleyici olacaktır.
Türkiye’nin bu yeni dönemde güçlü bir konum elde edebilmesi için yerli kaynaklarını en verimli şekilde kullanması, yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırması ve enerji teknolojilerinde stratejik bir vizyon ortaya koyması gerekmektedir.
Bu noktada kamu otoriteleri, özel sektör ve yatırımcıların ortak bir hedef etrafında buluşması büyük önem taşımaktadır.
Enerji bağımsızlığı artık yalnızca bir hedef değil, geleceğin güvenliği için zorunlu bir stratejidir.
