Bölgesel gerilimlerin doruğa çıktığı, sınır hatlarında askeri hareketliliğin eksik olmadığı bir dönemde, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın nükleer silah soruları karşısındaki stratejik sessizliği dünya gündeminin ilk sıralarına yerleşti. Bakan Fidan’ın, katıldığı canlı yayın programında Gazeteci Ahmet Hakan tarafından kendisine yöneltilen "Türkiye’nin nükleer silaha sahip olması gerekir mi?" sorusu karşısındaki suskunluğu, diplomatik bir mesaj olarak yorumlanıyor.
NÜKLEER ENERJİDE TABLO KARMAŞIK
Dünya genelinde nükleer silahlanma yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına tırmanmış durumda. 2025 itibarıyla dünyada 9 ülkenin nükleer silaha sahip olduğu biliniyor. Türkiye ise Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf ülkeler arasında yer alıyor ve resmi olarak nükleer silah sahibi değil.
İran cephesinde ise tablo daha karmaşık. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporlarına göre, Tahran'ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunun yaklaşık 400 kilograma ulaştığını gösteriyor. Bu zenginleştirme oranı, nükleer silah eşiği olarak kabul edilen yüzde 90 seviyesine çok yakın.
İşte tam bu noktada akıllara tek bir soru geliyor: Bölge ülkeleri nükleerleşirken Türkiye nasıl bir yol izleyecek? Konuyu Manşet Haber için değerlendiren Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Helin Sarı Ertem, Bakan Fidan'ın tavrını ve bölgesel dengeleri analiz etti.
STRATEJİK SUSKUNLUK: SÜKUT İKRARDAN MI GELİR?
Helin Sarı Ertem, Bakan Fidan’ın canlı yayındaki sessizliğinin diplomatik olarak en doğru cevap olduğunu vurguluyor:
"Aslında bu suskunluk verilebilecek en doğru cevaptı. Çünkü "Hayır, düşünmüyoruz, yapmayacağız" demesi farklı bir senaryoyu; "Evet, biz de nükleer silah yapmak durumunda kalabiliriz" demesi ise bambaşka soruları veya dedikoduları tetikleyebilecek bir duruştur. Bu seviyedeki bir bakanlıkta verilebilecek en doğru cevap sessiz kalmaktır. Bazı durumlarda sükût ikrardan gelir."
TÜRKİYE VE İRAN: "DOĞAL RAKİPLER"
"Bölgede Türkiye ve İran, her ne kadar 500 yıldır değişmeyen sınırlardan bahsetsek de, bir çatışma ortamı yok desek de, aslında doğal rakiplerdir" diyen Ertem, nükleer bir İran'ın Türkiye için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk doğuracağına dikkat çekiyor:
"Türkiye ve İran bölgesel liderlik bağlamında rakiptirler ve bu dengenin çok iyi yönetilmesi gerekir. Şunu hep vurgularız: Eğer İran nükleer silah sahibi olursa, Türkiye de nükleer güç olmak zorundadır. Türkiye için bu bir seçenek değil, zorunluluktur. Bölgesel dengeler açısından, nükleer silaha sahip bir İran ne yazık ki Türkiye'nin de nükleerleşmesini meşrulaştıran bir unsur olur. Bu sadece İran özelinde de değil; bölgedeki doğal rakipler olan Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran arasındaki liderlik mücadelesiyle ilgilidir.
İran nükleerleştiği anda bir asimetri ve ulusal güvenlik açısından zayıf bir nokta yaratır. Türkiye, istemese bile buna nükleer silah yoluna başvurarak cevap vermek zorunda kalabilir. Bu durum bölgedeki diğer aktörleri de tetikler ve Orta Doğu'da bir nükleer silahlanma yarışına yol açar. Bizim ve Birleşmiş Milletler'in çabası nükleer silahların sayısını azaltmak yönündedir. Yeni nükleer güçlerin ortaya çıkması hiç istemediğimiz bir senaryodur çünkü bu zincirleme bir reaksiyona neden olur. Bu yüzden ideal olan, nükleer silahların yayılmasını engellemektir."
Ertem'in bu sözleri, Bakan Fidan'ın canlı yayında kullandığı, "İran'ın nükleer silaha sahip olmasının bölgeyi yarışa sürükleyeceği" yönündeki ifadelerini akıllara getiriyor. Bu noktada Fidan'ın, Türkiye'nin nükleer silaha sahip olup olmayacağına ilişkin soru karşısında sessiz kaldığı düşünülse de, aslında diplomasi çerçevesinde bir yanıt vermiş olduğu anlaşılıyor.
İRAN PERSPEKTİFİ: "NATO ÜYESİ TÜRKİYE"
Helin Sarı Ertem, ilişkilerin iyi olmasına rağmen İran’ın Türkiye’yi bir NATO üyesi olarak "Batı’nın bölgedeki önemli partneri" şeklinde kodladığını hatırlatıyor. Olası bir çatışma senaryosunda Türkiye’nin doğrudan hedef olabileceğine dikkat çeken Ertem, şu çarpıcı tespiti yapıyor:
"İran'ın tehditkar üslubu ABD'yi yola getirmek için olsa da Türkiye'ye de dolaylı bir mesajdır. İran açısından Türkiye bir NATO üyesi olduğu için bir tehdittir. Türkiye bir Katar değildir; hem İsrail hem İran için Türkiye'yi vurmak, müthiş sonuçları olabilecek bir tavırdır. Türkiye buna cevap vermek durumunda kalır ve bölge gerçekten ateş topuna dönüşür."
Öte yandan, geçtiğimiz günlerde İran tarafından gelen "ABD ile bir savaş çıkarsa tüm bölgeyi içine alacağı, bütün ABD üslerinin hedef olacağı" yönündeki açıklamaları hatırlamakta fayda var.
"KONUŞULAN GERÇEKLER VARDIR, BİR DE KONUŞULMAYANLAR"
"İran, nükleer silah yapmayacaksa neden uranyum zenginleştiriyor?" sorusunu yanıtlayan Ertem, "Diplomaside bir konuşulan gerçekler vardır, bir de konuşulmayanlar" diyor ve ekliyor: "Hiçbir ülke tüm dünyaya "Ben nükleer silah yapıyorum" demez; ancak biliyoruz ki bu sürecin ileri safhasındaki temel hedef nükleer silah geliştirmektir."
"Fakat burada tek suçlanacak ülke İran değildir" diyen Ertem, uluslararası ilişkilerde "stigmatizasyon" (damgalama) kavramına dikkat çekerek, İran’ın köşeye sıkıştırılmasının tehlikeli sonuçlarına değiniyor. Tek suçlunun İran olmadığını, Batı'nın da yalnızlaştırma politikalarıyla süreci tetiklediğini belirtiyor:
"Uluslararası ilişkilerde "stigmatizasyon" dediğimiz bir damgalama süreci vardır. Bir ülkeyi uluslararası alanda sıkıştırdıkça ve onu sistemin "aykırı çocuğu" olarak damgaladıkça, o ülke köşeye sıkışır ve daha agresifleşir. Uluslararası camianın İran'a karşı daha insaflı olması gerekir. İran'ı yalnızlaştırdıkça onu daha agresif politikalara itebilirsiniz. Bu nedenle Türkiye'nin pozisyonu çok kıymetlidir çünkü Türkiye bir iletişim kanalı olarak durmaktadır. Türkiye'nin diyalog kanallarını açık tutması bölge güvenliği için şarttır."
"ASIL TEHLİKELİ SENARYO BUDUR..."
Ertem, nükleer silahın bir kullanım aracından ziyade korkutucu bir caydırıcılık unsuru olduğunu ancak bunun büyük bir kumar olduğunu hatırlatıyor:
"Nükleer silah kullanmak demek toplu şekilde yok oluş anlamına gelir. Bunu sadece caydırıcılık için kullanmaya çalışıyorlar. Ama biz hep rasyonel aktörlerin rasyonel kararlar vereceğini zannediyoruz. Peki günün birinde rasyonel olmayan bir lider "Ben sıkıldım bu dünyadan" derse önündeki engel nedir? Asıl tehlikeli senaryo budur."

