Bir arkadaşınızla tartıştınız. Eve dönerken yaşananları yapay zekâya anlattınız ve sordunuz: “Sence kim haklı?” Aldığınız cevap sizi rahatlattı. Duygularınız anlaşılmış, düşünceleriniz toparlanmıştı. Peki, karşınızdaki sistem arkadaşınızın yaşadıklarını da biliyor muydu? Ses tonunuzu, sustuğunuz anı, anlatırken atladığınız cümleyi? Yoksa yalnızca sizin kurduğunuz hikâyeyi, daha düzgün cümlelerle size geri mi veriyordu?
Yapay zekâyla ilişkimizin en ilginç taraflarından biri bu soruda saklı. Ona bilgi sorarken başladığımız yolculuk, zamanla kendimizi ve başkalarını değerlendirme biçimimize uzanabiliyor. Bir kavramın anlamını öğrenmekle bir insana güvenip güvenmeyeceğimize karar vermek arasında önemli bir mesafe var. O mesafeyi geçerken, yardım almakla hüküm verme yetkisini devretmek arasındaki sınırı fark edemeyebiliriz.
Bir araçtan yararlanmanın yanlış olduğunu düşünmüyorum. İnsan zaten düşünürken kitaplardan, öğretmenlerden, arkadaşlarından, deneyimlerinden beslenir. Hiçbirimiz bütün fikirlerimizi tek başımıza üretmeyiz. Fakat bir fikrin oluşmasına katkı almakla, önümüze konulan sonucu kendi düşüncemiz olarak benimsemek aynı süreç değildir. İlkinde karşılaşır, itiraz eder, tartarız. İkincisinde ise bazen düşünmenin zahmetini atlayıp doğrudan kararın rahatlığına geçeriz.
Zahmet kelimesini özellikle kullanıyorum. Çünkü düşünmek her zaman keyifli değildir. Kararsız kalmak, birbiriyle çelişen bilgileri taşımak, yanıldığını kabul etmek insanı yorar. Hızlı ve düzgün bir cevap ise bu yorgunluğu kısa süreliğine ortadan kaldırabilir. Tam da bu nedenle kendimize sormamız gerekiyor: Bizi rahatlatan cevap, meseleyi gerçekten çözmüş müdür, yoksa belirsizliğin üzerini güzel cümlelerle mi örtmüştür?
Bir öğrencinin önündeki kompozisyon ödevini düşünelim. Yapay zekâdan örnek istemesi, farklı bir bakış açısı görmesini sağlayabilir. Ancak girişten sonuca kadar bütün metni alıp teslim ederse, ortaya çıkan düzgün yazı öğrencinin ne öğrendiğini göstermez. Ödevin görünür kısmı tamamlanmıştır; fakat asıl amacı olan düşünce kurma, bağlantı geliştirme ve kendini ifade etme çalışması eksik kalmış olabilir.
Yetişkinlerin dünyası da bundan bütünüyle farklı değil. Bir toplantıya hazırlanırken bütün değerlendirmeyi hazır alabiliriz. Karşımıza çıkan raporu okumadan özetine güvenebiliriz. Bir tartışmaya girmeden önce savunacağımız görüşün gerekçelerini yazdırabiliriz. Bunların her biri faydalı bir başlangıç olabilir. Ancak başlangıçla sonucun yerini değiştirdiğimizde, savunduğumuz cümlelerin arkasındaki düşünsel emeği giderek daha az üstlenmeye başlarız.
Burada kendime de yönelttiğim bir soru var: Bir görüşü neden savunduğumu, ekranı kapattıktan sonra kendi kelimelerimle anlatabiliyor muyum? Eğer bunu yapamıyorsam, elimde gerçekten bir düşünce mi vardır, yoksa kullanıma hazır bir cevap mı? İnsan bazen çok etkileyici konuşabilir ama söylediğinin dayanaklarını açıklayamayabilir. Akıcı ifade, her zaman derin kavrayış anlamına gelmez.
Üstelik aynı mesele sorunun kuruluşunda da karşımıza çıkar. “Bu fikrim neden doğru?” diye sormakla “Bu fikrim hangi koşullarda yanlış olabilir?” diye sormak, birbirinden farklı düşünme yolları açar. Yalnızca haklı çıkmak için başvurduğumuz bir araç, kendimizi sınamamıza pek yardımcı olamaz. Böyle bir kullanımda teknolojiye verdiğimiz görev, araştırmak yerine savunma hazırlamak olur.
Gündelik ilişkilerde bunun bedeli daha ağır olabilir. Bir insanın davranışlarını birkaç paragrafta özetleyip onun karakteri hakkında kesin sonuç beklediğimizde, hikâyenin eksik olduğunu unutmamalıyız. Karşımızdaki kişi o konuşmada bulunmaz; itiraz edemez, yanlış anlaşılan bir ayrıntıyı düzeltemez. Kendi anlatımızın dışına çıkmadan aldığımız değerlendirme, adil bir yargının yerini tutmaz. Bazen ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir cevap değil, o insanla yapacağımız açık bir konuşmadır.
Siyasi düşünceler açısından da aynı özdenetime ihtiyacımız var. Bir görüşün güçlü ve zayıf yanlarını öğrenmek için teknolojiye başvurabiliriz. Fakat hangi değeri önceleyeceğimiz, hangi bedeli kabul edilebilir bulacağımız ve nasıl bir toplum istediğimiz konusunda sorumluluk bize aittir. Bu tercihler yalnızca bilgiyle ilgili değildir. Vicdanımızı, deneyimlerimizi ve başka insanların hayatına karşı yükümlülüklerimizi de içerir.
Yapay zekâya daha fazla soru sormak, kendi kendimize daha az soru sormamızla sonuçlanmamalı. Aksine, iyi bir kullanım biçimi düşünce alanımızı genişletebilir. Gözden kaçırdığımız bir itirazı bulmak, varsayımlarımızı açığa çıkarmak veya bir meseleyi başka birinin gözünden değerlendirmek için yardım isteyebiliriz. Buradaki ölçü, görüşümüzün ne kadar hızlı tamamlandığı değil, sorgulama kapasitemizin ne kadar güçlendiği olmalı.
Bunun için gündelik hayatta küçük bir alışkanlık geliştirebiliriz: Önemli bir konuda araca danışmadan önce kendi ilk düşüncemizi yazmak. Neyi biliyoruz, neden emin değiliz, hangi sonucu bekliyoruz? Ardından gelen cevapla ilk değerlendirmemizi karşılaştırmak. Böylece yalnızca cevap tüketmeyiz; fikrimizin nasıl değiştiğini de izleriz. Nerede ikna olduğumuzu ve nerede kolayca teslim olduğumuzu fark etme şansımız olur.
Çocuklara da yalnızca bu araçları kullanmayı öğretmek yeterli olmayacak. Bir cevabın gerekçesini sormayı, kaynağını araştırmayı, farklı açıklamaları karşılaştırmayı öğretmeliyiz. “Yapay zekâ böyle söyledi” cümlesi, konuşmayı bitiren bir otoriteye dönüşmemeli. Öğrencinin “Ben buna katılmıyorum, çünkü…” diyebilmesi en az doğru cevabı bulması kadar değerli olmalı. Eğitimin geleceğini biraz da bu itiraz cesaretini koruyup koruyamadığımız belirleyecek.
Elbette herkesin her konuda uzmanlaşması mümkün değil. Yardıma, rehberliğe ve zaman kazandıran araçlara ihtiyacımız var. Ama bir karardan etkilenecek insan sayısı arttıkça, o kararı anlama ve gerekçelendirme yükümlülüğümüz de artar. Bir yöneticinin, öğretmenin veya gazetecinin “Bana böyle önerildi” demesi yeterli değildir. Araçtan yararlanan insanın sorumluluğu, aracın yetenekleri büyüdükçe ortadan kalkmaz.
Belki de önümüzdeki dönemde en kıymetli becerilerden biri, her soruya hemen cevap vermemek olacak. Biraz beklemek, başka birini dinlemek, kendi kanaatinden şüphe etmek. Çünkü düşünce, yalnızca sonuçtan ibaret değildir; o sonuca giderken gösterdiğimiz dikkat de düşüncenin parçasıdır. Bazen yavaşlık, zihinsel bir eksiklik değil, konuyu ciddiye aldığımızın işaretidir.
Yapay zekâ hayatımıza daha çok girdikçe, kendi zihnimizle kurduğumuz ilişkiyi de yeniden değerlendireceğiz. Ben bu ilişkinin merakla, itirazla ve sorumlulukla sürmesini isterim. Ekranda beliren cevabı okuyup başımızı sallamadan önce küçük bir duraklama yeterli olabilir: “Buna neden inanıyorum?” O soruya vereceğimiz cevap, hâlâ kendi düşüncemizin içinde olup olmadığımızı gösterecektir.