Bazı şehirler insanın aklında değil, hafızasında yer eder. Artvin, adını duyduğunuz anda bir manzaradan çok bir duygu çağrıştırır.
Sisle örtülü yamaçlar, sabaha karşı usulca akan dereler ve gökyüzüne doğru uzanan dağlar…
Buraya geldiğinizde şehir sizi karşılamaz; sizi içine alır. Gürültüyle değil, sessizlikle konuşur. Ve o sessizlikte insan, hem doğayı hem de kendini dinlemeye başlar.
Artvin’de dağlar sessiz değildir. Sislerin arasından yükselen Kaçkar silsilesi, binlerce yılın hikâyesini omuzlarında taşır. Yazın yeşilin her tonunu sergileyen yaylalar, kışın ise bembeyaz bir yalnızlığa bürünür. Aynı dağa yazın tırmanmak bir davet gibiyken, kışın aynı yol insana haddini hatırlatır. Çünkü burada doğa güzelliğini cömertçe sunarken, gücünü de saklamaz.
Kaçkar Dağları yalnızca bir manzara değildir; granit, andezit ve granodioritten oluşan sert yapısıyla Artvin’in karakterini de şekillendirir. Denizden başlayıp gökyüzüne uzanan bu dağların kuzey yamaçlarında ormanlar gürleşir, güneyinde vadiler derinleşir. Verçenik’ten Altıparmak’a uzanan bu siluet, insana hem hayranlık hem de saygı duygusu aşılar.
Ama Artvin’i yalnızca doğayla anlatmak eksik olur. Bu topraklar, tarih boyunca hep bir geçiş noktası olmuş. Kimmerler, İskitler, Roma, Bizans, Gürcü krallıkları, Selçuklular, Atabegler, Osmanlı… Her biri buraya bir iz bırakmış. Çoruh’un kıyısında yükselen Artvin Kalesi, yalnızca taş ve harçtan ibaret değildir; sınırların, gözetlemenin ve bekleyişin sembolüdür. Livana adıyla anılan bu kale, yüzyıllar boyunca bu coğrafyanın kaderine tanıklık etmiştir.
Artvin’in kültürü de tıpkı coğrafyası gibi çok katmanlıdır. Karadeniz’in hareketli ritmiyle Kafkasların sert ve disiplinli adımları burada iç içe geçer. Ata Barı’ndan Hemşin Horonu’na, Borçka’dan Arhavi’ye uzanan oyunlar yalnızca bir eğlence değil, kolektif bir hafızanın sahnedeki hâlidir. Yayla şenliklerinde çalınan bir tulum sesi, insanı bir anda yüz yıl öncesine götürebilir.
Mutfağı ise bu coğrafyanın en samimi anlatıcısıdır. Dağ pancarı, ebegümeci, yaban semizotu; yoklukla yoğrulmuş ama lezzetten ödün vermemiş bir mutfak kültürünün ürünüdür. Puçuko, hınkal, keşkek, herisa… Hepsi sadece bir yemek değil, bir yaşam biçimidir. Tatlılarda balın, fındığın ve doğallığın baskın tadı hissedilir. Artvin’de yemek, sofradan çok toprağa bağlıdır.
Mençuna Şelalesi’ne giden yolu bilenler bilir; oraya ulaşmak biraz emek ister. Ama belki de Artvin’in özü tam olarak budur. Her güzelliğe hemen ulaşamazsınız. Yürürsünüz, terlersiniz, bazen yönünüzü kaybedersiniz. Ama vardığınızda karşılığını fazlasıyla alırsınız.
Artvin, gözleri dinlendiren bir şehir olduğu kadar insanı düşündüren bir yerdir. Doğasıyla insanı küçültür, tarihiyle büyütür. Modern hayatın gürültüsünden kaçmak isteyenler için bir sığınak, köklerini hatırlamak isteyenler için ise güçlü bir hatırlatmadır.
Belki de bu yüzden Artvin’i anlatmak zordur. Çünkü o, yalnızca gezilecek bir şehir değil; hissedilecek bir yerdir. Ve bazı şehirler vardır, bir kez girince insanın içinden hiç çıkmaz. Artvin de onlardan biridir.
