Her zaman, her koşulda güçlü görünmeli miyiz?
Etrafıma baktığımda bu çabayı sık sık gözlemliyorum; sanırım en çok da kadınlarda... Sanki en çok yorulanlar güçlü görünmek istiyor. En çok kırılanlar, en çok üzülenler, en yalnızlar ya da kendini yalnız hissedenler... Ve elbette, güçlü olmaya “zorunda” bırakılanlar.
Bizimki aslında sadece güçlü olmak da değil; sanki üzerimize yanlışlıkla bir süper kahraman pelerini dikmişler de söküp atamıyoruz! Ama kimse sormuyor: Bu süper kahramanlığın mesai saati yok mu? Çöpü atmaya çıkarken bile mi dik durmak gerekiyor?
Stefan Zweig’in Sabırsız Yürek romanında dediği gibi:
“Sorumluluk, insanı ezen ama aynı zamanda dik tutan bir yüktür.”
Bazen bu güçlü duruş, insanın sırtında öyle bir yük oluyor ki “of” deyip bir kenara atamıyorsunuz. “Of” deseniz de o yük çoktan yerleşmiş oluyor, inmiyor. Kimi zaman “hayat telaşı” deyip geçtiğimiz ama detayına indiğimizde derin izler bırakan yaşanmışlıklardan kaynaklanıyor bu durum. Zamanla bir alışkanlığa dönüşüyor. Kişi artık her sorumluluğun altından kalkabileceğine, her sorunu tek başına çözeceğine kendini inandırıyor. Hatta bu inanca öyle sıkı sarılıyor ki yardım için uzatılan elleri görmüyor; o eli tutarsa yükün hafifleyeceğini fark edemiyor.
Tıpkı mitolojide dünyayı sırtında taşıyan Atlas gibiyiz... Güçlü görünme sevdasına dünyayı omuzlamışız ama kimse geçip de “Yahu Atlas kardeş, senin hiç mi belin ağrımıyor?” diye sormuyor.
Hâlbuki Yeşilçam bu temayı ne kadar güzel işlerdi, değil mi? Kabul ediyorum, zaman zaman ütopik bir iyimserlikti onlarınki... Ayşecik boşuna mı o kadar neşeyle söyledi o şarkıyı:
“Hayat sevince güzel,
Sevince tatlı günler.
Bir kuşu, kelebeği,
Bir taşı sevin yeter.”
Biliyorum, bazen yetmiyor. Bazen insan “Kendi kendime yeterim” demek zorunda kalıyor. Dışarıya gülücükler saçıp fırtınaları içinde yaşıyor. Etraftan bir de “Sen güçlü kadınsın/adamsın, nelerin üstesinden geldin, bunu mu halledemeyeceksin?” gazı geldi mi, tamam! Zaten bizde bu cümle bir iltifat değil, gizli bir resmî görevlendirme...
Aman kimse sizin de yorulabileceğinizi, kırılabileceğinizi düşünmesin!
Çünkü “SEN HALLEDERSİN!”
Siz herkesin yanında olun mutlaka ama sizin kimseye ihtiyacınız olmasın.
Çünkü “SEN HALLEDERSİN!”
Peki ya bu sefer halletmek istemiyorsanız?
Belki bir dostun omzuna dayanmak her şeyi daha kolay kılacak, belki biraz durmak, paylaşmak daha iyi gelecek... Ama insan o zırhı giymeye bir kez alıştı mı, başka türlüsünü akıl edemiyor.
Bu kişi siz olmayabilirsiniz ama çevrenizde mutlaka bir “güçlü insan” var. Onların yanına gidip “Ben buradayım. Yükünü biraz bana ver, bir nefes al” demek gerekiyor. Mücadelenin ortasında bu cümleyi duymak bile insanı iyileştiriyor.
Sosyal medyada sıkça karşılaştığımız o sosyal deneyleri hatırlayın: Yoldan geçen hiç tanımadıkları insanlara küçük bir not uzatıyorlar. Üzerinde sadece birkaç kelime yazıyor:
“Kimse söylememiş olabilir ama elinden geleni yapıyorsun.”
“Çok iyi gidiyorsun, farkındayım.”
O notu alan insanların yüzündeki o anlık duraksamayı ve beliren tebessümü görmüşsünüzdür. O minicik kâğıt parçası, günlük hayatın stresi içinde, sorumluluk mesaisinde kıymetli bir mola oluyor onlar için.
Bir insanı, özellikle de o sorumluluk kamburunun altında ezilen birini mutlu etmek işte bu kadar basit. Çünkü insan bazen sadece görülmek istiyor:
Var olduğunun,
Çabasının,
Ve en çok da yorgunluğunun görülmesini...
O yüzden bugün, çevrenizdeki o hiç yıkılmayan, her işe koşan, “ben hallederim” diyen güçlü insanlara bir kez daha bakın. Ve eğer o kişi sizseniz, kendinize şu izni verin:
Bugün hiçbir şeyi halletmek zorunda değilsiniz. Yorulmak hakkınız, düşmek hakkınız, “ben yapamıyorum” demek en doğal hakkınız. Zırhlarınızı ve pelerinlerinizi bir kenara bırakın; bırakın dünya bir gün de sizsiz dönsün. Güçlü olmak zorunda olmadığınızı hatırladığınız gün, gerçekten hafifleyeceksiniz.