Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Sabah Uyanıyoruz!

Sabah Uyanıyoruz!
Paylaş:
N

Ekonomi…

Bugün ülkemizin en büyük, en gerçek sorunlarından biri.

Ama ekonomiyi konuşurken bazen sadece market fiyatını, mazotu, doları, euroyu konuşuyoruz. Halbuki meselenin çok daha derininde, yıllardır biriken ve çözülmesi giderek zorlaşan yapısal problemler var.

Mesela emeklilik sistemi…

Basit bir hesap yapalım.

Bugünün şartlarında bir çalışanın SGK’ya işveren maliyeti tarafından aylık ortalama 7.000 TL prim ödendiğini varsayalım.

30 yaşında çalışmaya başlayan bir insanı düşünelim.

En iyi ihtimallerden biriyle 60 yaşına kadar çalışsın.

30 yıl.

360 ay.

7.000 × 360 = 2.520.000 TL.

Yani bugünün parasıyla konuşursak yaklaşık 2,5 milyon TL prim.

Şimdi aynı hesabın diğer tarafına geçelim.

Bugünkü emekli aylıklarını kabaca hesaba kattığımızda, bir emeklinin çalışma hayatı boyunca sisteme aktarılan bu 2,5 milyon TL’yi yaklaşık 10 yıllık emeklilik döneminde geri alması mümkün hale geliyor.

Peki 10 yıldan sonra ne olacak?

İnsan 70 yaşında ölmüyor ki.

Allah herkese uzun ömür versin; 80 yaşına kadar yaşarsa?

85 yaşına kadar yaşarsa?

90 yaşına kadar yaşarsa?

Emekli aylığı ödenmeye devam edecek.

Sağlık hizmeti devam edecek.

Sosyal devlet devam edecek.

İşte burada devlet açısından çok ciddi bir yük ortaya çıkıyor.

Üstelik devlet yalnızca emekli maaşı ödemiyor.

Sağlık var.

Eğitim var.

Güvenlik var.

Savunma var.

Sosyal yardımlar var.

Hastaneler var.

Okullar var.

Yollar var.

Milyonlarca insanın devletten aldığı onlarca farklı hizmet var.

Dolayısıyla benim burada söylediğim şey kesinlikle “Emekliye fazla para veriliyor” değildir.

Tam tersine!

Bugün emeklinin aldığı para zaten geçinmesine yetmiyor.

Yani işin en acı tarafı da burada.

Emekli açısından para yetersiz, devlet açısından sistem ağır.

İki tarafın da memnun olmadığı bir denklemden bahsediyoruz.

Bugünkü çalışanlardan alınanı bugünkü emeklilere aktarıyorsun. Yetmediğinde bütçeden tamamlıyorsun. Bir taraftan alıp diğer tarafa koyuyorsun.

Nüfus yaşlandıkça, çalışan-emekli dengesi değiştikçe bu yük daha da büyüyor.

Bu yalnızca Türkiye’nin problemi de değil. Dünyanın birçok ülkesi emeklilik yaşını, primleri ve sosyal güvenlik sistemlerini tartışıyor.

Yani dünyanın hiçbir yerinde bu iş dört dörtlük değil.

Ben burada hükümeti veya mevcut sistemi doğrulamıyorum.

Ama problemi de görmezden gelemeyiz.

Çünkü günün sonunda devletin kasasındaki para da gökten inmiyor.

Vergiden geliyor.

Primden geliyor.

Üretimden geliyor.

Vatandaştan geliyor.

Biz zaten “Herkes zengin olsun” demiyoruz.

Herkesin altında son model araba olsun demiyoruz.

Herkes villada otursun demiyoruz.

Ama insanlar aç kalmasın kardeşim!

İnsanlar çalıştıkları halde fakirleşmesin.

Emekli bir insan ömrünün sonunda market hesabı yapmasın.

Bir baba çocuğuna yemek götürebilecek miyim diye düşünmesin.

Çünkü artık başka bir noktaya geldik.

SABAH UYANIYORUZ!

Sabah uyanıyoruz…

Mazota 10 TL zam.

Sabah uyanıyoruz…

Ekmeğe 5 TL zam.

Sabah uyanıyoruz…

Vergiye zam.

Sabah uyanıyoruz…

Yurt dışına çıkmaya 1.000 TL.

Sabah uyanıyoruz…

Dün 100 liraya aldığımız bugün 120 lira.

Ve bir süre sonra…

Sabah uyanıyoruz ve sabah uyanmak istemiyoruz!

Çünkü Türkiye’de insanların sadece alım gücü değil, fiyat algısı da bozuldu.

Bundan yaklaşık dört yıl önce Almanya’da bir simitçiye gitmiştim.

Simit 1,5 euroydu.

Dün gibi hatırlıyorum.

Yakın zamanda tekrar Almanya’daydım.

İnanır mısınız?

Simit hâlâ 1,5 euro.

Dört yıl önce ne alışveriş yaptıysam, nerede yemek yediysem, nerede bir şey içtiysem tekrar aynı yerlere baktım.

Elbette Almanya’da da fiyatı artan ürünler var.

Elbette orada da enflasyon var.

Ama dört yıl sonra aynı dükkâna girip aynı üründe aynı etiketi görebiliyorsunuz.

Bizde ise dört yıl öncesini bırakın…

Dört ay öncesinin fiyatını hatırlayınca şaşırıyoruz.

İşte problem bu.

Fiyat istikrarı yok.

İnsan maaşına zam geldiğinde sevinemiyor.

Çünkü daha para hesabına yatmadan marketin, kiranın, elektriğin, akaryakıtın ne kadar artacağını düşünüyor.

Sonra birileri çıkıp diyor ki:

“Avrupa’da mazot 100-150 lira, bizde daha ucuz. Ekonomimiz iyi.”

Değil kardeşim.

Ekonomi böyle hesaplanmaz.

Almanya’daki adam euro kazanıyor.

Türkiye’deki adam Türk lirası kazanıyor.

Bir litre mazotun fiyatını kura çevirip iki ülkenin ekonomisini karşılaştıramazsın.

Adamın maaşına bakacaksın.

Kirasına bakacaksın.

Marketteki sepetine bakacaksın.

Bir aylık çalışmasıyla kaç litre yakıt alabildiğine bakacaksın.

Ay sonunda cebinde ne kaldığına bakacaksın.

En önemlisi de yarın aynı ürünü aşağı yukarı aynı fiyata alıp alamayacağına bakacaksın.

Benim ülkemin her toprağı cennet.

Santimi santimine…

Karışı karışına…

Tarım yapabilecek toprağımız var.

Sanayimiz var.

Gençlerimiz var.

İşçimiz var.

Mühendisimiz var.

Girişimcimiz var.

Üretebilecek insanımız var.

Savunma sanayisinde Türkiye’nin neler yapabileceğini gördük.

Bunu diğer alanlarda da yapmak zorundayız.

Daha fazla üretelim.

Daha fazla fabrika açalım.

Daha fazla ihracat yapalım.

Çiftçiyi üretime döndürelim.

Sanayiciyi teşvik edelim.

Girişimcinin önünü açalım.

Devletimiz savunma sanayisinde olduğu gibi daha çok alanda üretimi büyütsün ki ortaya çıkan her ekonomik ihtiyaçta çözüm vatandaşa yeni vergi, yeni harç ve yeni zam olarak dönmesin.

Çünkü bir yerde insanın dayanma gücü bitiyor.

Ve bazen bir haber görüyorsunuz…

Bütün ekonomik raporlardan daha ağır geliyor.

Rahmetli Ali Şekeroğlu…

Emekli bir polis memuru.

Bir baba.

Bir dede.

Bir Türk vatandaşı.

Ve söylediği o cümle:

“Torunuma altın alamadım…”

Ya…

Bu nasıl ağır bir cümledir?

Bir insan yıllarca çalışmış.

Bu devlete hizmet etmiş.

Üniformasını giymiş.

Emekli olmuş.

Çocuk büyütmüş.

Torun sahibi olmuş.

Ve hayatının geldiği noktada torununa altın alamamayı kendisine dert etmiş.

Sözün bittiği yer burası.

Çünkü bir dedenin torununa altın alamaması utanılacak bir şey değildir.

Bir babanın çocuğuna istediği her şeyi alamaması onun başarısızlığı değildir.

Ama ekonomik şartlar insanları bazen öyle bir psikolojinin içine sokuyor ki cebindeki parayla kendi değerini ölçmeye başlıyor.

İşte ekonomi yalnızca dolar değildir.

Ekonomi yalnızca faiz değildir.

Ekonomi yalnızca enflasyon tablosu değildir.

Ekonomi insandır.

Ekonomi, markette eline aldığı ürünü tekrar rafa bırakan annedir.

Ekonomi, çocuğunun istediğini alamadığı için başını öne eğen babadır.

Ekonomi, emekli maaşının yatacağı günü bekleyen dededir.

Ekonomi, ayın son haftasını nasıl çıkaracağını hesaplayan çalışandır.

Ekonomi, torununa altın alamadığı için üzülen Ali Abi’dir.

Her ne kadar doğruya doğru demeyi bilsek de hükümetin ekonomi politikalarının gidişatını bazen açıklanan rakamlardan değil, insanların yaşadıklarından ve bu acı haberlerden görüyoruz.

Ve maalesef İngiltere’den getirilen çözümleri Türkiye’ye koymakla da bütün meseleler çözülmüyor.

Çünkü bizim ülkemizin kendi gerçekleri var.

Bizim esnafımız başka.

Bizim emeklimiz başka.

Bizim işçimiz başka.

Bizim üretim yapımız başka.

Bizim insanımızın yaşadığı hayat başka.

Türkiye’nin ihtiyacı üretimdir.

Türkiye’nin ihtiyacı istikrardır.

Türkiye’nin ihtiyacı vatandaşın sabah kalktığında fiyatların bugün yine değişip değişmediğini düşünmediği bir ekonomik düzendir.

Yazacak çok şey var aslında…

Ama insan bir noktadan sonra sadece şunu diliyor:

Bu günler geçsin.

Devletimiz bu sorunlarla mücadelesini başarıyla tamamlasın.

Enflasyon düşsün.

Fiyatlar istikrara kavuşsun.

Üretim artsın.

Vergi yükü hafiflesin.

İnsanımız yeniden geleceğini planlayabilsin.

Herkes zengin olmasın.

Zaten öyle bir dünya yok.

Ama kimse açlıktan ölmesin.

Kimse çalıştığı halde aç kalmasın.

Kimse yıllarca çalıştıktan sonra emekli olduğunda hayattan kopmasın.

Hiçbir baba çocuğuna karşı kendisini mahcup hissetmesin.

Hiçbir dede torununa altın alamadığı için kendisini eksik görmesin.

Ve vatandaşımız sabah uyandığında ilk düşündüğü şey:

“Akşam ne yiyeceğiz?”

olmasın.

Sabah uyansın…

Umudu olsun.

Yarına dair planı olsun.

Çocuklarına dair hayali olsun.

Ama uyansın…

Ama uyansın…

Aramızdan ayrılması beni derinden etkileyen Ali Abi, bu ülkenin bir vatandaşıydı.

Emekli bir polis memuruydu.

Bir babaydı.

Bir dedeydi.

Unutmayalım.

Rahmetli Ali Şekeroğlu’na Allah’tan rahmet diliyorum.

Ailesine, yakınlarına ve sevenlerine Allah sabır versin.

Mekânı cennet olsun Ali Abi…

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı