Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Yenilenebilir Enerjide Bürokratik Kördüğüm Çözülüyor: "Süper İzin" Dönemi

Yenilenebilir Enerjide Bürokratik Kördüğüm Çözülüyor: "Süper İzin" Dönemi
Paylaş:
N

Bakanlıktan Tarihî Adım: İmar ve Ruhsat Yetkisi Merkeze Toplanıyor

24 Temmuz 2026 tarihli ve 33319 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren Rüzgâr ve Güneş Enerjisine Dayalı Elektrik Üretim Tesislerinin İmar ve Ruhsat İşlemlerine İlişkin Yönetmelik ile, uzun süredir konuşulan "süper izin" konsepti nihayet mevzuat metninden sahaya iniyor.

Yeni düzenlemeyle birlikte; ön lisans veya üretim lisansı bulunan RES ve GES projelerinde imar planı ve parselasyon planı onayları, yapı ruhsatı, yapı kullanma izin belgesi ile işyeri açma ve çalışma ruhsatı gibi tüm kritik yetkiler Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına devredildi. Üstelik süreçler net zaman sınırlarına bağlandı:

•     Eş zamanlı planlama: Nazım ve uygulama imar planı süreçleri artık eş zamanlı yürütülebilecek ve onaylanabilecek. Tek başına 6–12 ay kazandırma potansiyeli taşıyan hüküm budur.

•     Kurum görüşleri: İlgili kurum ve kuruluşlar görüşlerini en geç 30 gün içinde bildirecek; bu süre içinde görüş verilmemesi hâlinde olumsuz görüş bulunmadığı kabul edilecek.

•     Plan ilanı: Bakanlıkça onaylanan planlar 15 gün süreyle Bakanlığın internet sitesinde ilan edilecek, itiraz olmaması hâlinde kesinleşecek.

•     İşyeri açma ve çalışma ruhsatı: Başvurunun uygun bulunması hâlinde 5 gün içinde düzenlenecek.

Düzenlemenin ani bir hamle olmadığını da vurgulamak gerekir: Yönetmelik, 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanuna eklenen ek 1 inci madde ile verilen kanuni yetkinin uygulama esaslarını hayata geçiriyor. Yani kanun koyucunun iradesi nihayet ikincil mevzuata ve saha pratiğine yansımış oluyor.

Bu adımla birlikte merkezi idare, belediyelerde tıkanan projeler için büyük ölçüde bir "baypas" mekanizması kurmuş oldu.

Hız, Denetimsizlik Değildir

Yönetmeliğin doğru okunması gereken bir yönü daha var: Hızlanma, gevşeme anlamına gelmiyor. İşyeri açma ve çalışma ruhsatı 5 günde düzenlense de kesinleşmesi otomatik değil; düzenlenme tarihinden itibaren 30 gün içinde sahada denetim yapılacak. Uygunsuzluk tespit edilmesi hâlinde işletmeye bir defaya mahsus 15 günlük süre verilecek, eksiklikler giderilmezse ruhsat iptal edilecek. Ayrıca ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılarda 3194 sayılı İmar Kanununun 32 ve 42 nci maddeleri kapsamındaki işlemler Bakanlıkça tesis edilecek; yıkım kararı çıkması hâlinde uygulama ilgili belediye veya il özel idaresince yapılacak, masraflar lisans sahibinden tahsil edilecek.

Bu tasarım, "izinler gevşetiliyor" eleştirisine verilebilecek en güçlü cevaptır: Süreç öne alınmış, denetim ise kâğıttan sahaya taşınmıştır.

 

Peki Bu Düzenleme Neden Bu Kadar Kritikti?

Türkiye'de yenilenebilir enerji yatırımlarının önündeki asıl engel proje geliştirmek ya da lisans almak değil; alınan ön lisansların üretim lisansına, yani fiilî yatırıma dönüştürülememesidir. EPDK'nın güncel verilerine bakıldığında, özellikle depolamalı Rüzgâr (RES) ve Güneş (GES) projelerinin büyük bir kısmının hâlen ön lisans aşamasında takılı kaldığı görülüyor.

Bağlantı hakkını kazanmış, ön lisansını cebine koymuş ve ciddi bütçeler harcamış yatırımcılar projelerini neden hayata geçiremiyor? Sahadaki tablo, karşımızda birbirini besleyen üç ayrı engel olduğunu gösteriyor.

Birinci Engel: Yerel Bürokrasinin Hantallığı

Gecikmenin arkasında teknik sorunlardan ziyade izin süreçlerinin öngörülemezliği ve belirsizliği yatıyor. Tıkanmanın en şiddetli yaşandığı yer ise belediyeler. Merkezi idare idari başvuruları belirli sürelerde sonuçlandırabilirken; belediyelerdeki meclis kararları, encümen süreçleri, komisyonlar ve bitmek bilmeyen askı-itiraz mekanizmaları yatırım takvimini altüst ediyor. Yatırımcı, ne zaman sonuçlanacağını bilmediği bir sürece milyonlarca dolarlık teminat ve geliştirme bütçesi bağlamak zorunda kalıyor.

İkinci Engel: Hukuki Dayanaktan Yoksun Mali Talepler

Daha da vahimi, sektörde yüksek sesle dile getirilen gayriresmî taleplerdir. Bazı belediyelerin imar ve ruhsat süreçlerini ilerletmek için yatırımcılardan "bağış, yardım veya sosyal katkı" adı altında bütçeler talep etmesi kesinlikle kabul edilemez.

Burada gözden kaçırılan en temel gerçek şudur: Bu projeler yerel yönetimler için bir gelir kapısı ya da bütçe kaynağı yaratma alanı değildir! Yenilenebilir enerji yatırımları; katıksız bir kamu yararı taşıyan, tüm Türkiye'nin arz güvenliğini ilgilendiren, hatta küresel iklim kriziyle mücadelede dünyayı kapsayan stratejik millî hamlelerdir. Kamusal bir zorunluluğu pazarlık konusu yapmak ve bağış şartına bağlamak; sadece hukuki güvenliği zedelemekle kalmaz, ülkenin geleceğine yapılan yatırımları da baltalar.

Üçüncü Engel: "Sözde Çevrecilik" ve "Bana Değil, Başka Yere Yapılsın" Anlayışı

Belediyelerdeki tıkanmanın sebebi yalnızca bürokrasi değildir. Sözde çevreci amaçların arkasına gizlenerek kendi çıkarlarını gözeten, köylüyü ve hak sahiplerini yanlış yönlendiren, Türkiye'nin enerji geleceği ile ilgili hiçbir kaygısı olmayan çevrelerin ördüğü duvar, sahada en az bürokrasi kadar iş görüyor.

Yereldeki asıl fren, çoğu zaman "yenilenebilir enerji iyidir ama benim köyümün yanına değil, gitsin başka yere yapılsın" diyen anlayıştır. Duyduğunu doğru sanan, kulaktan dolma bilgiyle şekillenen bu tepki; kimi zaman mahalle baskısına, kimi zaman da dilekçe ve dava trafiğine dönüşüyor. Oysa ülkenin elektriği bir yere kurulacaksa, o yer de birilerinin memleketidir. Herkes "olsun ama bende olmasın" dediğinde, ortaya hiçbir yerde olmayan bir enerji politikası çıkar.

Üstelik bu tepkiler her zaman kendiliğinden doğmuyor. Kimi durumlarda çevre duyarlılığı kılıfı altında, aslında tamamen başka çıkar hesapları güden kişiler tarafından örgütleniyor. "Paneller toprağı zehirliyor", "türbinler hayvanları kaçırıyor, sütü kesiyor" gibi bilimsel hiçbir dayanağı olmayan iddialarla köylü ve arazi sahipleri bilerek yanlış yönlendiriliyor. Halkın karşısına çevreci diye çıkan kimi isimlerin, iş kendi işine gelen bir projeye geldiğinde sesinin çıkmaması da bu tablonun en bilinen yanıdır.

En acı sonuç şu: Bu yanlış yönlendirmenin bedelini, kendi köyüne gelecek işten, arazi kirasından, yola ve altyapıya yapılacak yatırımdan mahrum kalan yöre halkı ödüyor. Projeyi durduranlar birkaç yıl sonra sahneden çekiliyor; geride kalan ise işsizliği ve boş kalan araziyi devralan köylü oluyor.

Bunları söylerken çevreyi hafife aldığımız sanılmasın. Çevresel etki elbette gözetilmelidir. ÇED süreçleri, tarım arazisinin korunması, su havzaları ve yaban hayatı dengesi ciddiyetle ele alınmalıdır; bunlar pazarlığı olmayan asgari şartlardır. Ancak gerçek bir çevre kaygısı ile mesnetsiz bir itirazı birbirinden ayırmak zorundayız. Birincisi projeyi daha iyi hâle getirir; ikincisi ülkenin enerji geleceğini ipotek altına alır.

Burada asıl görev yerel yönetimlerdedir: Bu ikisini ayırt edecek teknik kapasiteyi göstermek ve vatandaşı doğru bilgiyle buluşturmak. Yatırımcının da işi sadece izin peşinde koşmak değil; köy kahvesine girip projeyi anlatmak, hak sahibine ne kazanacağını açık açık söylemektir. Halkın karşısına çıkmayan yatırımcı, sahayı manipülasyona hazır bırakmış olur.

Geciken Her Günün Bedeli: Cari Açık ve Yüksek Fatura

Meseleye sadece yatırımcının kaybettiği zaman olarak bakmak büyük bir hatadır. Bu üç engel yüzünden sahada bekleyen her megavat; ithal doğal gaza ve kömüre bağımlılığın devam etmesi demektir. Uzayan süreçlerin bedeli, günün sonunda millî ekonomimize milyarlarca dolarlık cari açık ve 85 milyon vatandaşımıza yüksek elektrik faturası olarak geri dönmektedir.

 

Reform Yarım Kalmasın: Üç Kritik Tamamlayıcı

Yetkinin merkeze alınması doğru bir başlangıçtır; ancak tek başına yeterli değildir. Bu reformun sahada karşılık bulması için üç halkanın daha tamamlanması gerekiyor.

Dijital altyapı. Türkiye genelinden Bakanlığa akacak devasa dosya yükünün altında kalınmaması için, acilen çağdaş bir "E-Ruhsat/E-İzin Portal altyapısı" kurulması ve teknik kadro kapasitesinin artırılması şarttır. Aksi hâlde belediyelerde yaşanan tıkanıklık, bu kez Bakanlık koridorlarına taşınma riski taşır.

Şebeke ve iletim. İzin krizini çözen Türkiye'nin önündeki bir sonraki büyük sınav şebeke altyapısıdır. Özellikle depolamalı santrallerde bağlantı noktasının projeye uzaklığı; devasa kamulaştırma masrafları ve hat kayıpları anlamına geliyor. Kimi projelerde sadece hat maliyeti santralin ekonomisini batırmaya yetiyor. Bu nedenle havza bazlı trafo merkezlerinin zamanında inşa edilmesi ve yatırımcıya uygulanabilir, yakın bağlantı noktalarının sunulması gerekiyor.

Finansman. Yatırımcı için geçen her ay; artan finansman maliyeti, teminat yükü ve kur riski demektir. Uzun vadeli ve makul maliyetli finansmana erişim sağlanmadıkça, hızlanan izin süreci de tek başına sonuç üretmeyecektir.

Sonuç: Dosyadaki Projeler Millî Servete Dönüşmeli

Devletin lisans verdiği, tüm ülkenin menfaatine çalışacak bir yatırımcı; kamu idaresinin yerel çarkları arasında, gayriresmî talepler ile örgütlü ve mesnetsiz itirazların kıskacında ezilmemelidir.

İzinlerin kolaylaştırılması, dijital altyapının kurulması, şebekenin hazırlanması ve finansmana erişimin sağlanması hâlinde; bugün ön lisans cenderesinde bekleyen yüzlerce proje hızla üretime geçecektir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının başlattığı bu kararlı dönüşümü destekliyor; mevzuattaki kolaylıkların sahada da aynı kararlılıkla uygulanmasını temenni ediyoruz. Türkiye'nin enerji bağımsızlığı ve yeşil geleceği ancak bu bütüncül ve kamu yararını önceleyen yaklaşımlarla inşa edilebilir.

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı