SON GELİŞMELER
Bize Ulaşın

Dil Seçimi

Trump ve Netanyahu yargılanabilir mi?

Haber görseli

ABD ve İsrail’in dış devletlere yaptığı askeri operasyonlar, "uluslararası hukukun ihlal edildiği" eleştirilerine sahne oluyor. Binlerce sivilin ölümüyle sonuçlanan bu operasyonlar, karar verici liderlerin cezai sorumluluğunu da tartışmaya açıyor.

Uluslararası İlişkiler Uzmanı Göktuğ Çalışkan, Manşet Haber'e yaptığı açıklamalarda mevcut hukuk kuralları en üst düzey yöneticilere dahi yargı yolunu açsa da, Birleşmiş Milletler’deki siyasi yapının bu süreci nasıl kilitlediğini anlattı.

SIFATLAR SUÇU ÖRTMÜYOR

Göktuğ Çalışkan, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ve Nazi Almanyası'nın üst düzey isimlerinin yargılandığı Nürnberg Mahkemesi'nden itibaren, "devlet adına hareket ettim" savunmasının bir sınırı olduğunu söylüyor. Çalışkan'ın aktardığına göre uluslararası hukukun bugün geldiği noktada, ağır suçlar söz konusu olduğunda devlet başkanı ya da başbakan gibi sıfatlar koruyucu bir zırh oluşturmuyor. İnsanlığa karşı suçlarda veya soykırım gibi ağır fiillerde karar vericinin kim olduğuna bakılmıyor. Mahkemenin yargı yetkisi oluştuğu anda, en üst düzey isimler için bile teorik engel bulunmuyor.

"İDEAL İŞLEYEN BİR CEZA REJİMİNDE..."

Netanyahu'nun Gazze'deki ağır yıkımı ve Trump'ın geçmişteki operasyon kararları hukuki olarak mercek altında. Peki uluslararası hukuk, küresel güç dengelerinden etkilenmeseydi Trump ve Netanyahu gibi sivillerin hedef haline geldiği askeri operasyonlara imza atan liderlerin akıbeti ne olurdu?

Çalışkan, "İdeal işleyen bir ceza rejiminde, karar vericiler için ağır hapis cezaları, müebbet dahil uzun süreli mahkûmiyetler ve mal varlığına yönelik ciddi yaptırımların tartışılması gerekirdi" diyor. 

BMGK YETKİLERİ SANDIĞIMIZDAN GENİŞ

Çalışkan'ın aktardığına göre Birleşmiş Milletler Şartı, barışın ağır biçimde bozulduğu durumlarda Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) geniş yetkiler tanıyor. Önce silah ambargoları, finansal kısıtlamalar, belirli kişi ve kurumlara yönelik yasaklar gibi ekonomik ve siyasi baskı araçları devreye giriyor. Eğer bu önlemler sonuç üretmezse, sivillerin korunması ve saldırıların durdurulması için askerî önlemler de gündeme getirilebiliyor.

Özellikle sivillerin yoğun olduğu alanlarda gerçekleştirilen bombardımanlar, altyapının kasıtlı şekilde hedef alınması, yerinden edilme ve kuşatma pratiklerinin hukuki açıdan yakından takip edilen başlıklar olduğunu belirten Çalışkan, "Normal şartlarda bu tür kararlar, saldırgan eylem tespiti halinde hem devlet düzeyinde ağır yaptırımla hem de karar vericiler bakımından bireysel ceza sorumluluğuyla karşılık bulmalıydı. Böyle bir işleyiş, askerî operasyonları 'siyasi tercih' olmaktan çıkarıp hukuki sonuçları önceden bilinen riskli eylemler haline getirir" diyor.

VETO YETKİSİNE SAHİP BEŞ ÜLKE

Güvenlik Konseyi’nin görevi, uluslararası barış ve güvenliğe yönelik ciddi tehditlerde devreye girip bağlayıcı karar üretmek. Çalışkan, BMGK'nin yetki çerçevesinin bu kadar geniş olmasına rağmen, pratikte dosyaların önemli bölümünün daimi üyelerin siyasi öncelikleri nedeniyle sonuç alamadığını belirtiyor:

"Veto yetkisine sahip beş ülke, (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) kendi müttefikleri ya da kendileriyle ilgili başlıklarda süreci durdurabiliyor. Bu yapı, hukuki mekanizmayı kâğıt üzerinde güçlü, uygulamada ise selektif ve kırılgan hale getiriyor. Sonuçta bazı kriz alanlarında sert yaptırım paketleri çıkarken, bazı dosyalar ilk adımda tıkanıyor."

"YİNE AYNI SİYASİ DUVAR"

Çalışkan'a göre Nürnberg ve Tokyo mahkemeleri, savaş sonrası güç dengelerinin ürettiği istisnai yapılar olarak ortaya çıktı. Eski Yugoslavya ve Ruanda için kurulan mahkemeler ise Güvenlik Konseyi kararlarıyla yetkilendirildi ve belirli coğrafya ile zaman dilimlerinde işlenen suçlara odaklandı. Bugün teorik açıdan benzer mahkemelerin kurulması ihtimali var. Fakat Güvenlik Konseyi’nin mevcut yapısında böyle bir karar yine aynı siyasi duvara çarpıyor. Veto yetkisine sahip beş daimi üye, kendi ittifak ağlarını riske atacak bir adımı destekleme konusunda isteksiz davranıyor:

"Geçmişte yargılanan üst düzey isimlere baktığımızda, Milošević’ten (Yugoslavya'nın devlet başkanı) çeşitli Nazi liderlerine uzanan geniş bir listeyle karşılaşıyoruz. Bu davalar, tarihe güçlü bir “cezasız kalmayacaksınız” mesajı bıraktı. Ancak o dönem hedef alınan aktörlerin çoğu, küresel güç dengelerinde zayıf ya da yenilmiş taraflardı. Bugünkü tabloda ise tartışmalar, nükleer güçlerle yakın ilişkisi bulunan, askeri ve ekonomik kapasitesi yüksek ülkelerin liderleri etrafında dönüyor. Yani hukuki kategoriler benzer olsa da, siyasi bağlam farklı. Bu nedenle yargılama ihtimali kağıt üzerinde var, fiiliyatta ise son derece sınırlı."