Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki diplomatik ilişkilerin kuruluşunun yüzüncü yılı 17 Şubat 2027’de dolacak. Elbette iki ülke arasındaki temas Cumhuriyet’ten çok daha eski. Osmanlı döneminden itibaren ticaret, diplomasi ve misyonerlik faaliyetleri üzerinden ilerleyen bir Amerikan-Türk ilişkisi vardı. Ancak Cumhuriyet Türkiye’si ile ABD arasındaki diplomatik ilişkiler resmen 17 Şubat 1927’de nota teatisi yoluyla kuruldu. İlişkilerin gerçek anlamda stratejik bir nitelik kazanması için ise İkinci Dünya Savaşı’nın sonunu ve Soğuk Savaş’ın başlamasını beklemek gerekecekti.
Aradan geçen yüz yıla bugünden bakıldığında Türk-Amerikan ilişkilerini yalnızca “müttefiklik” kelimesiyle açıklamak mümkün değil. Çünkü bu ilişki zaman zaman olağanüstü yakınlaşmalara, zaman zaman da NATO müttefikleri arasında görülmesi pek alışılmış olmayan ağır krizlere sahne oldu. Truman Doktrini, NATO üyeliği, Johnson Mektubu, Kıbrıs nedeniyle uygulanan silah ambargosu, Körfez Savaşı, 1 Mart Tezkeresi, Irak’ın işgali, Suriye ve YPG meselesi, 15 Temmuz sonrasındaki Gülen tartışması, S-400, F-35 ve CAATSA yaptırımları aynı uzun hikâyenin farklı duraklarıydı.
Bu nedenle Türk-Amerikan ilişkilerinin yüz yıllık tarihini “iyi dönemler” ve “kötü dönemler” diye ikiye ayırmak fazla kolaycı olur. Daha açıklayıcı olan, ilişkinin dayandığı zeminin nasıl değiştiğine bakmaktır. Soğuk Savaş yıllarında iki ülkeyi birbirine bağlayan temel unsur ortak Sovyet tehdidiydi. Soğuk Savaş sonrasında bunun yerini bölgesel çıkarlar ve stratejik ortaklık aldı. 2000’li yıllardan itibaren ise Türkiye’nin dış politika kapasitesinin büyümesi ve tehdit algılarının Washington’dan giderek farklılaşması, ilişkiyi yeni bir aşamaya taşıdı.
Bugün gelinen noktada Türkiye ile ABD ne birbirinden kopabilmekte ne de geçmişteki ilişki modeline dönebilmektedir. İkinci yüzyılın eşiğindeki ilişkiyi tanımlayan kavram artık belki de “stratejik ortaklık”tan çok stratejik pazarlıktır.
Soğuk Savaşın Kurduğu İttifak: 1927-1991
1927’de kurulan diplomatik ilişkiler ilk yıllarında bugünkü anlamıyla stratejik bir ittifak değildi. Türkiye’nin ABD ile güvenlik ilişkisinin asıl dönüm noktası İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıktı. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerindeki talepleri ve Türkiye üzerindeki baskısı Ankara’yı hızla Batı güvenlik sistemine yöneltti.1947 Truman Doktriniyse bu dönüşümün başlangıcıdır. Türkiye ve Yunanistan sadece askeri ve ekonomik destek almakla kalmadırlar, Sovyet genişlemesine karşı çevreleme politikalarına da dahil oldular. Türkiye bundan sonra yalnızca Washington ile diplomatik ilişki yürüten bir ülke değil, Amerikan güvenlik mimarisinin güneydoğu kanadındaki temel aktörlerden biri haline geldi.Kore Savaşı sırasında Türkiye’nin asker göndermesi bu tercihin askeri boyutunu güçlendirdi. Ardından 18 Şubat 1952’de Türkiye NATO’ya girdi. NATO kayıtlarının da ortaya koyduğu gibi Türkiye açısından üyelik Sovyet baskısına karşı bir güvenlik garantisi, İttifak açısından ise Türkiye’nin coğrafyası, askeri kapasitesi ve üs imkânları nedeniyle güney kanadın güçlendirilmesi anlamına geliyordu. Ancak kısa sürede önemli bir gerçek de ortaya çıkacaktı: Türkiye ve ABD müttefikti ama her konuda aynı çıkara sahip değildi. Nitekim 1964 Kıbrıs krizi bunun ilk büyük örneği oldu. Johnson Mektubu Türk-Amerikan ilişkilerinin hafızasına kazındı. Washington, Ankara’dan müdahaleyi ertelemesini istedi; Türkiye de görüşmeler yapılması koşuluyla askeri harekâtı erteledi.
Johnson Mektubu’nun Türkiye’ye yansımaları sadece Kıbrıs meselesiyle sınırlı değildi. Ankara ilk kez Amerikan ittifakının Türkiye’nin karşılaşabileceği her güvenlik sorununda koşulsuz destek anlamına gelmediğini gördü. Sonraki yıllarda Türk dış politikasında giderek belirginleşecek “alternatifler geliştirme” ve “stratejik hareket alanını genişletme” arayışlarının tarihsel köklerinden biri burada bulunabilir.On yıl sonra Kıbrıs yeniden ilişkileri sarstı. Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında ABD Kongresi tarafından uygulanan silah ambargosu, iki ülke arasındaki savunma ilişkilerini ağır biçimde etkiledi. Ambargo 1978’de kaldırıldı. Amerikan belgeleri, Washington’ın ambargonun kaldırılmasını yalnız ikili ilişkilerin değil Doğu Akdeniz’de NATO’nun güvenlik düzeninin yeniden güçlendirilmesi açısından da değerlendirdiğini gösteriyor.
1980’de Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’yla ilişkiler yeniden kurumsal zemine oturdu. Başkan Carter anlaşmayı önemsiyor, Türkiye’nin savunmasının güçlendirilmesi ve iki ülkenin ekonomik-askeri işbirliğinin devamını öngörüyordu.Soğuk Savaş boyunca yaşanan bütün krizlere rağmen sistemi ayakta tutan güçlü bir yapıştırıcı vardı: Sovyetler Birliği. Ankara ile Washington birçok konuda anlaşamasalar bile aynı temel güvenlik tehdidini paylaşıyorlardı.1991’de Sovyetler Birliği ortadan kalktığında ise Türk-Amerikan ilişkilerinin en temel sorusu değişti: Ortak düşman ortadan kalkmışsa ittifakı bundan sonra ne ayakta tutacaktı?
Soğuk Savaş Sonrası: Stratejik Ortaklığın Yükselişi ve Sınırları
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ilk bakışta Türkiye’nin Batı açısından stratejik öneminin azalacağı düşüncesini doğurdu. Ne var ki doksanlar tam tersini gösterdi. Irak’ın Kuveyt’i işgali ve Körfez Savaşı, Balkanlardaki çatışmalar, Kafkasya ve Orta Asya’nın dünya siyasetine açılması, Hazar enerji kaynakları ve Ortadoğu’daki istikrarsızlık Türkiye’nin jeopolitik değerini farklı bir biçimde yeniden üretti.Özal döneminde Türkiye Körfez Savaşı sırasında ABD ile yakın çalıştı. Doksanların sonundaysa Balkanlar, NATO operasyonları, enerji koridorları ve Türkiye’nin Avrupa Birliği perspektifi Washington-Ankara ilişkilerinin yeni başlıkları haline gelmişti.
Başkan Clinton’ın Kasım 1999’daki Türkiye ziyareti bu dönemin sembolik zirvesiydi. Clinton TBMM’de yaptığı konuşmada Truman Doktrini’nden Kore ve Kosova’ya kadar uzanan ortaklığı hatırlatıyor, Soğuk Savaş’ın sona ermesine rağmen Türkiye-ABD ilişkisinin öneminin azalmadığını, aksine yeni alanlarda devam ettiğini söylüyordu. Aynı ziyaret sırasında Balkanlar, enerji güvenliği, Türk-Yunan ilişkileri ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine Amerikan desteği açık biçimde öne çıkarıldı.Dolayısıyla AK Parti Kasım 2002’de iktidara geldiğinde ABD ile onarılmış bir ilişki devralacaktı. Ne var ki yalnız birkaç ay sonra 1 Mart 2003’te alınan bir TBMM kararı, yeni dönemin habercisi oldu.