Beyin, Anadolu insanı için sadece bir organ değildi hiçbir zaman. Akıl, us, dimağ, zihindi... Hepsi aynı yerin farklı halleriydi. Aklı gidenin, dimağı dağılanın, karasevdaya düşenin derdine önce hekimden evvel ocak, ocak olmazsa nine, nine olmazsa dua yetişirdi.
Bugün modern nöroşirürjinin MR'ları, mikroskopları, navigasyon cihazları var. Ama Anadolu'nun taşına toprağına sinmiş o bin yıllık hafızayı anlamadan, bugünün hastasını da tam anlamış sayılmayız. Çünkü hasta hala bazen "başımda bir ağırlık var hocam, sanki kazan kaynıyor" diyor. O kazanı kaynatan şeyin ne olduğunu bilmek için biraz geriye bakmak lazım.
Anadolu'da inme, yani felç, "inme inmiş", "yel vurmuş" diye anlatılırdı. Soğukta kalmış, kötü bir rüzgara maruz kalmış kişiye yel girmiştir. Tedavisi de yeli çıkarmaktır.
Loğusa kadında görülen havale, ateşli sayıklama "Alkarısı"na bağlanırdı. Alkarısı'nın loğusanın beynine, ciğerine bastığına inanılırdı. Korunmak için loğusanın başına kırmızı tülbent bağlanır, yastığının altına Kur'an, ekmek, çakı konur, ocaklı bir kadın çağırılırdı. Bu ritüeller aslında tıbben çok mantıklıdır: Loğusayı yalnız bırakmama, enfeksiyonu erken fark etme, postpartum psikozda sosyal destek sağlama...
Gece uykudan korkuyla uyanma, nefes darlığı, hareket edememe hali olan karabasan, bugün uyku felci ve epilepsinin gece gelen türleriyle o kadar çok örtüşür ki. Karabasanı kovmak için yapılan "üzerlik yakma" ise güçlü kokusuyla bir nevi aromaterapi ve odayı havalandırma, ortam değiştirme çabasıydı.
Baş Ağrısı ve Sülükten Kupa Çekmeye Uzanan Yol
Anadolu'da baş ağrısı hiç hafife alınmazdı. "Baş ağrısı başın ilacıdır" denir ama çaresi de aranırdı.
Kupa çekme (Hacamat) ve Sülük:
Özellikle enseden, şakaklardan yapılan hacamat ve kulak arkası, alın bölgesine konan sülükler, migren ve gerilim tipi baş ağrısının en yaygın tedavisiydi. Bugün geriye dönüp baktığımızda sülük salyasındaki hirudinin antikoagülan etkisini ve kupa tedavisinin bölgesel kan akışını artırıcı etkisini biliyoruz. Tamamen reddetmek yerine, modern tıpta tamamlayıcı olarak kontrollü kullanımının konuşulması boşuna değil.
Tuz ve Hamur Sarma:
Güneş çarpması, "sıcak vurması" denilen ve bulantı, bilinç bulanıklığı ile seyreden tablo için ayak altına çiğ hamur, alına tuzlu bez, yoğurt sürme adettendi. Aslında ateş düşürme ve serinletme çabasıydı.
Sara Hastalığı - "Düşme Tutması"
Epilepsiye Anadolu'da "sara", "tutarak", "kara tutma" denirdi. En korkulan hastalıktı çünkü cinlerin musallat olduğu düşünülürdü.
Ocaklar sara için iki yol izlerdi:
1. Korkutarak Tedavi: Hastayı birden suya atma, beklenmedik bir gürültüyle irkiltme. Nöbetin "kökünü korkuyla çıkarma" inancı. Elbette tıbben faydası yok, hatta tehlikeli.
2. Dağlama ve Dua: Kafatasında belirli noktaların kızgın bir demirle hafifçe dağlanması. Bu yöntem Orta Asya şaman geleneğinden Selçuklu hekimliğine kadar gelir. Selçuklu Darüşşifalarında bile izleri vardır. Amaç, kötü ruhun çıkacağı deliği açmaktır. Bugün baktığımızda enfeksiyon riski yüksek, önerilmeyen bir yöntemdir.
Yanında mutlaka okunmuş su, üzerlik, ve "Ağır hastalık savar" duaları verilirdi. Bu dualar aslında hastanın ve ailesinin kaygısını azaltan, düzenli nefes almayı sağlayan bir telkin, bir meditasyon işlevi görürdü.
Delirme, Melankoli ve Telkin
İbn-i Sina'nın "melankoli" dediği depresyon ve psikoz halleri için Anadolu'da "aklı yitmek, divane olmak" denirdi.
Ne yapılırdı? Hasta Sivas Divriği Darüşşifası'ndaki gibi bir şifahaneye götürülürse su sesi, musiki makamları ile tedavi edilirdi. Köy yerinde ise "gezdirmeye götürme" esastı. Hastayı uzun yürüyüşlere çıkarma, akarsu kenarında yatırma, sevdiği türküleri söyletme... Bugün modern psikiyatrinin "davranışsal aktivasyon" ve "doğa terapisi" dediği şeyin ta kendisi.
Unutkanlık için ise badem, ceviz, kuru üzüm yedirme geleneği... Ege'de hala "dimağ açsın" diye cevizin beyne benzetilerek çocuğa yedirilmesi... Omega-3 ve antioksidan açısından bugünkü bilgilerle de şaşırtıcı derecede isabetli bir öneri.
Peki Biz Ne Yapmalıyız?
Bu gelenekleri ne tamamen kutsayıp modern tıbbı reddedeceğiz, ne de "hurafe" deyip çöpe atacağız.
Anadolu irfanının bize bıraktığı en büyük miras şudur: Beyin hastalığı sadece beyinde değildir. İnsanın uykusunda, yasındadır, korkusundadır, yalnızlığındadır.
Bugün başı ağrıyan bir teyzeye sadece ağrı kesici yazıp göndermek yerine "uykun nasıl, canını sıkan bir şey var mı?" diye sormak da o ocak geleneğinin devamıdır.
Kupa, sülük, bitkiler, dualar... Bunların bir kısmı faydalı, bir kısmı etkisiz, bir kısmı ise tehlikelidir. Doğru olan, bu uygulamaları mutlaka doktorunuza danışarak, modern tedaviyi aksatmadan, bilimsel süzgeçten geçirerek değerlendirmektir.
Çünkü Anadolu hep şunu öğretmiştir: Şifa aramak da şifanın yarısıdır. Yeter ki arayış, aklı ve bilimi terk etmeden olsun.