Sevgili okuyucularım,
Geçen hafta sizlere “Yakınımızda Kimse Yokmuş” başlıklı yazımda, insanın hayatında kaybetmeden önce kıymetini bilmesi gereken insanlardan söz etmiştim.
Bu hafta o yazının devamını yazmak istemiyordum.
Hayat bana yazdırdı.
Çünkü ben bu hafta annemi kaybettim.
Ayşe Ergün Kuru… 84 yaşındaydı.
Ve insan, annesinin ölümünü anlatırken hangi kelimeyi seçerse seçsin, hiçbir kelime yaşadığı boşluğu karşılamıyor.
Ben bugün size yalnızca annemin ölümünü anlatmayacağım.
Size ölümün ardından yaşadığımız o garip, acımasız ve inanılmaz hızlı süreci anlatacağım.
Çünkü ölüm geliyor.
Ama sen daha acını yaşayamadan hayat senden yapılması gerekenleri yapmanı istiyor.
Önce annemin öldüğü haberini alıyorsun.
Bir anda.
Bir saniyenin içinde hayat ikiye ayrılıyor:
Annem hayattaydı.
Annem artık yok.
Ama sen henüz bu cümleyi anlamlandıramamışken birileri geliyor.
Anneni soğuk bir yere götürüyorlar.
Bir süre önce elini tuttuğun, saçını okşadığın, yüzüne baktığın o beden artık bir morgun soğukluğunda.
Beyaz bir örtüye sarılıyor.
Kefen.
O beyaz örtünün ne kadar ağır bir kelime olduğunu insan ancak annesini kaybettiğinde anlıyor.
Bir zamanlar sana sarılan o eller artık hareketsiz.
Bir zamanlar sana “Kızım” diyen ağız artık susmuş.
Ve sen daha “Annem öldü” diyemeden, ölümün resmi işlemleri başlıyor.
Evraklar...
Defin işlemleri...
Mezarlık...
Hoca...
Cenaze namazının nerede kılınacağı...
Ulaşım...
Cenaze aracı...
Servis...
Kim gelecek?
Kime haber verilecek?
Her şey bir anda yapılmak zorunda.
Sen anneni kaybetmişsin ama sistem senden organizasyon yapmanı bekliyor.
Acını yaşayacak zamanın bile olmuyor.
Sonra cenaze namazı...
Orada insanları ikiye ayırmak istemiyorum ama insan acı içindeyken bazı şeyleri çok daha net görmeye başlıyor.
Gerçekten acını paylaşmak için gelenler var.
Sessizce yanında duranlar var.
Elini tutanlar var.
Sana bakıp hiçbir şey söylemeden gözleri dolanlar var.
Bir de yalnızca orada olduğunu göstermek için gelenler...
Konuşanlar...
Gülüşenler...
Gündelik meseleleri konuşanlar...
Sanki bir cenaze töreninde değil de herhangi bir sosyal buluşmadalarmış gibi davrananlar...
Ben o an içimden tekrar aynı soruyu soruyorum:
Bir evde anne öldü. Dünya hâlâ neden bu kadar gürültülü?
Cenaze namazı bitiyor.
Sen daha kimseye teşekkür edemeden cenaze arabasına yetişmek zorundasın.
Çünkü hayat burada bile sana bekleme hakkı vermiyor.
Kabristana gidiyorsun.
Sıra bekleniyor.
Ve sonunda...
İnsanın görmek istemediği o an geliyor.
Öz abimin annemin bedenini toprağa verdiğini görüyorum.
Abim boş mezarın içine giriyor.
Sonra annemi kucağına alıyor.
O bedeni, o boşluğun içine yerleştiriyor.
Sonra o mezardan çıkıyor.
Bazen düşünüyorum da...
Abim annesini toprağa bırakırken sanki kendi hayatının bir parçasını da o mezarın içine bıraktı.
Boş mezarın içine giriyor.
Annesini oraya koyuyor.
Sonra yeniden dışarı çıkıyor.
İnsan bunu izlerken ölümün ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha anlıyor.
Mezar kapanıyor.
Kalabalık yavaş yavaş dağılıyor.
Ve bir anda...
Sen annenle baş başa kalıyorsun.
Ama annen artık karşında değil.
Toprağın altında.
Etraf sessiz.
Uzaklardan köpek sesleri geliyor.
Başında eşarbın...
Karşında annenin isminin yazılı olduğu tahta...
Ve sen bakıyorsun.
Ayşe Ergün Kuru.
Bir isim.
Bir hayat.
Bir anne.
Artık bir mezar taşı.
İnsan o anda dünyadaki bütün gürültünün ne kadar anlamsız olduğunu anlıyor.
Sonra eve dönüyorsun.
Ama ev de seni bekliyor.
Taziyeler...
Kapı çalıyor.
İnsanlar geliyor.
Sarılanlar...
Öpenler...
“Başın sağ olsun” diyenler...
Ve yine arada gülenler.
Gereksiz şeylerden konuşanlar.
Ne söyleyeceğini bilmediği için anlamsız cümleler kuranlar...
Bazen düşünüyorum:
İnsan ölümün karşısında susmayı neden bu kadar unutmuş olabilir?
Oysa bazen en büyük taziye, hiçbir şey söylememektir.
Sadece oturmaktır.
Sadece yanında olmaktır.
Sonra eve hoca geliyor.
Okuma yapılıyor.
Bir yandan insanlar ağırlanıyor.
Su isteyen...
Şeker isteyen...
Yemek isteyen...
Bir şey soran...
Bir şey anlatan...
Sen ise anneni kaybetmişsin.
Ama evin düzenini sürdürmeye çalışıyorsun.
İnsanları doyurmaya çalışıyorsun.
Çünkü bizim kültürümüzde yasın yanında misafir ağırlamak da var.
Ama ben bugün şunu daha iyi anlıyorum:
Cenaze evindeki insanın da bir insana ihtiyacı var.
Onun da oturmaya...
Susmaya...
Ağlamaya...
Kendi annesinin ölümünü anlamaya ihtiyacı var.
Sonra evraklar başlıyor.
Bir yandan telefonlar...
Bir yandan belgeler...
Bir yandan yapılacak resmi işler...
Ve sonra ölümün başka bir yüzü çıkıyor karşına.
Eşyalar.
“Annenin ayakkabılarını dışarı koy.”
“Bunları birine ver.”
“Güzel kıyafetlerini dağıt.”
“Şunları da kaldır.”
Bir anda...
Bir annenin yıllarca biriktirdiği hayatı birkaç poşete sığdırmaya çalışıyorsun.
Bir kıyafete dokunuyorsun.
“Bunu annem giyiyordu.”
Bir ayakkabıya bakıyorsun.
“Bunu annem giyiyordu.”
Bir eşarbı eline alıyorsun.
“Bu annemin kokusu.”
Ve sonra birileri sana diyor ki:
“Dağıt bunları.”
Belki de insanın ölümden sonra öğrendiği en acı şeylerden biri şu:
Eşyaları dağıtabilirsiniz.
Ama bir insanın hatıralarını dağıtamazsınız.
Bugün annemin yedinci günü.
Mevlidini okutacağız.
Ve ben hâlâ bazı şeyleri sindiremedim.
Belki daha uzun süre sindiremeyeceğim.
Ama hayat devam ediyor.
İşte ölümün en tuhaf tarafı da bu.
Senin dünyan duruyor, dünyanın geri kalanı devam ediyor.
İnsanlar işe gidiyor.
Otobüsler geçiyor.
Restoranlar doluyor.
Çocuklar oynuyor.
Telefonlar çalıyor.
Konserler oluyor.
İnsanlar gülüyor.
Ve sen içinden:
“Benim annem öldü.”
diyorsun.
Ama dünya sana:
“Devam et.”
diyor.
Şimdi annesi hayatta olan herkese bir şey söylemek istiyorum.
Annenizin yaşı kaç olursa olsun...
Onu yaşına indirgemeyin.
“Yaşı vardı.”
“Hastaydı.”
“Zaten bekliyorduk.”
“Zaten hazırlıklıydık.”
Bu cümlelerin bazıları dışarıdan bakıldığında mantıklı gelebilir.
Ama annenizin ölümünün karşısında bunların hiçbirinin bir anlamı kalmıyor.
Çünkü insan annesini yaşından dolayı sevmez.
Annesini annesi olduğu için sever.
84 yaşındaki anneniz de annenizdir.
54 yaşındaki anneniz de.
34 yaşındaki anneniz de.
14 yaşındaki anneniz de.
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, annesinin yanında bir yerlerde hâlâ çocuktur.
Ben bugün bunu çok daha iyi anlıyorum.
O yüzden anneniz hayattaysa...
Onu arayın.
Sesini dinleyin.
Sarılın.
Fotoğraf çekin.
Size daha önce anlattığı bir hikâyeyi bir kez daha dinleyin.
Sıkıldığınız bir cümlesini bile sabırla dinleyin.
Çünkü bir gün o cümleyi dünyanın en kıymetli cümlesi olarak hatırlayabilirsiniz.
Ve ona söylemek istediğiniz güzel şeyleri ertelemeyin.
“Sonra söylerim” demeyin.
Çünkü bazen sonra gelmiyor.
Ben artık anneme sarılamayacağım.
Sesini duyamayacağım.
Onu arayıp “Anne” diyemeyeceğim.
Ama onu unutmayacağım.
Çünkü anneler unutulmaz.
Onlar bazen bir fotoğrafta kalır.
Bazen bir kokuda.
Bazen bir şarkıda.
Bazen bir eşarpta.
Bazen mutfakta duran bir tabakta.
Bazen de hiç beklemediğiniz bir anda kalbinizin tam ortasında belirir.
Ben annemi artık orada taşıyacağım.
Ayşe Ergün Kuru, benim annem olarak hayatımın geri kalanında yaşamaya devam edecek.
Ve belki bundan sonra bir cenaze evine girdiğimde daha yavaş konuşacağım.
Daha az konuşacağım.
Ne zaman susulması gerektiğini daha iyi bileceğim.
Çünkü ölüm bana bir kez daha şunu öğretti:
Yasın da bir adabı vardır.
Ve o adabın en önemli kuralı şudur:
Bir evde anne öldüyse, dünya biraz susmalıdır.
BU HAFTANIN KÜLTÜR-SANAT AJANDASI
İZMİR
11 Ağustos – Devlerin Savaşı: Okan Bayülgen, Celal Kadri Kınoğlu ve Nihal Usanmaz'ın rol aldığı tiyatro oyunu.
12 Ağustos – Yıldız Tilbe: Konser.
12 Ağustos – LP: Alternatif pop konseri.
13 Ağustos – Blok3 “Kayıp Persona”: Konser.
14 Ağustos – Sıla: Konser.
15 Ağustos – Medet: Tiyatro.
16 Ağustos – Cem Adrian: Konser.
İSTANBUL
10 Ağustos – Moulin Rouge: Müzikal/performans.
14 Ağustos – İstanbul Arası: Boğaz'da kültür-sanat deneyimi.
14 Ağustos – K-POP İstanbul Festivali: KWON EUNBI ve ATEEZ.
14 Ağustos – Kenan Doğulu: Konser.
15 Ağustos – Dedublüman: Konser.
15 Ağustos – Thomas Anders: Konser.
16 Ağustos – Argy: Elektronik müzik performansı.
ANKARA
11 Ağustos – LP: Alternatif pop konseri.
16 Ağustos – Kocamın Karısı: Tiyatro.
16 Ağustos – Kürk Mantolu Madonna: Tiyatro.
16 Ağustos – İllüzyon Show.
16 Ağustos – Gazze'nin Son Kitapçısı: Tiyatro.
ANTALYA
12 Ağustos – Leyla The Band: Konser.
16 Ağustos – Güler Duman & Oğuz Aksaç: Türk halk müziği konseri.
Etkinlik tarihleri ve programlar organizatörler tarafından değiştirilebildiği için gitmeden önce ilgili bilet/etkinlik sayfasından son durumu kontrol etmenizi öneriyorum.
Sevgilerimle,
Ayça Kuru
Zarafet, İmaj ve İletişim Uzmanı