Boşluk yoktur.
Ne havada, ne uzayda ne de insan bedeninde!..
Günlük hayatta “boşluk” dediğimiz şey çoğu zaman bir eksiklik gibi algılanır. Bir şeyin olmadığı, bağlantının koptuğu, sistemin durduğu bir alan…
Oysa biyoloji, fizyoloji, psikoloji ve modern sistem bilimleri bize tam tersini söyler: Yaşamda gerçek anlamda boşluk yoktur. Her yer doludur; maddeyle, enerjiyle ve sürekli bir etkileşimle.
İnsan bedeni bu gerçeği en net gösteren yapılardan biridir.
Beden çoğu zaman ayrı parçaların toplamı gibi düşünülür: kaslar, kemikler, organlar… Bunları ayrı parçalar gibi düşünürüz; ama aralarında boşluk değil, kesintisiz bir iletişim ağı vardır. Bu ağın en önemli bileşenlerinden biri bağ dokusudur ve özellikle “fasya” adı verilen sistemdir.
Fasya, vücudu baştan sona saran üç boyutlu bir ağ gibi düşünülebilir. Sadece yapıları bir arada tutan pasif bir doku değildir. Aynı zamanda hareketi ileten, basıncı dağıtan ve bedenin tamamını birlikte çalıştıran dinamik bir sistemdir. Yani bedenin hiçbir noktası gerçekten “yalnız” değildir; her şey birbirine bağlıdır. Bir noktadaki değişim sadece lokal kalmaz; tüm yapıya yayılır ve sistem kendini yeniden kurar. Bu da bize şunu gösterir: Beden boşluklarla değil, sürekli gerilim, denge ve iletişimle var olur.
Aynı durum fizyolojik düzeyde de geçerlidir. Hücreler arasında sinyaller, sıvılar ve elektriksel aktiviteler sürekli akar. Sinir sistemi, dolaşım sistemi ve bağ dokusu birbirinden ayrı değil; aynı bütünün farklı ifadeleridir. Bir bölgede oluşan değişim, kısa sürede tüm sistem tarafından “bilinir” ve karşılık bulur.
Doğada da tablo farklı değildir. Hiçbir ekosistem gerçekten boşluk bırakmaz. Bir ormanda bir alan açıldığında, o alan kısa sürede başka yaşam formlarıyla dolar. Toprak, su, mikroorganizmalar ve bitkiler arasında sürekli bir yer değiştirme ve yeniden yapılanma vardır. Doğa boşluğu sevmez; boşluk diye tanımladığımız şey, aslında geçiş alanıdır.
Bu noktada günlük yaşamda kullandığımız “boş vakit” kavramı da ilginç hale gelir. Biz bir anı boş bıraktığımızı düşünsek de, o anı aslında düşüncelerimiz, beden duyumlarımız, çevresel uyaranlar ve içsel süreçler doldurur. Yani doğa ve beden, hiçbir zaman gerçekten boşluk bırakmaz; biz fark etsek de etmesek de sistem sürekli işlemeye devam eder.
İnsan müdahalesi yalnızca bu akışın farkına varıp varmamamızla ilgilidir. Çünkü boşluk diye bir durum yoktur; sadece farklı yoğunluklarda doluluk halleri vardır.
Sessizlik bile bir doluluk biçimi,
hareketsizlik bir yeniden yapılanma sürecidir.
Dolayısıyla yaşam, durağan bir yapı değil; sürekli akan bir döngüdür.
Başlangıç ve bitişler, bu akışın yalnızca algısal duraklarıdır.
Belki de en yalın gerçek şudur:
Yaşam boşluk kabul etmez!
İnsan yalnızca durduğunu zanneder; oysa beden ve doğa o ‘durak’ sandığımız anı bile ritmik bir süreklilik içinde örer.
Sevgi ile…
Dr. Şerafettin ÖZDOĞAN