Bir kavganın ortasında kaldığınızı düşünün…
Kapının arkasından bağrışlar geliyor. Bir şey kırılıyor. Birileri susuyor, birileri bastırıyor sanki. Tam uzaklaşacakken, içeriden çok hafif bir ses duyuyorsunuz. Yardım isteyen, ama artık bağıracak gücü bile kalmamış bir ses…
Ne yapardınız?
Çoğumuzun ilk refleksi kapıyı kırıp içeri dalmak olurdu belki. Çünkü acil olan, gürültülü olan, dramatik olan dikkat çeker. Oysa bazen en büyük hata, ne olduğunu tam anlamadan kavganın tam ortasına kontrolsüzce girmektir.
Modern tıbbın ve insan bedenine yaklaşımımızın hikâyesi biraz da buna benziyor.
İnsan bedeni yıllarca bir “arıza sistemi” gibi değerlendirildi. Ağrı varsa susturuldu. Kas spazmı varsa bastırıldı. Belirti ne kadar hızlı kaybolursa, başarı da o kadar büyük sayıldı.
Oysa bedenin içinde bazen sessiz bir kavga vardır: stres ile dayanıklılık arasında, yük ile adaptasyon arasında, hareket ile hareketsizlik arasında…
Ve çoğu zaman o kavgayı ilk fark eden yapılardan biri fasyadır.
Fasya yalnızca kasları saran bir zar değildir. O; bedenin iç iletişim ağıdır. Sessiz bir haberleşme sistemi… Travmayı, yükü, korkuyu, tekrarlayan hareketleri ve hatta uzun süre bastırılmış gerginlikleri taşıyabilen canlı bir organizasyon alanıdır.
Bir hastanın omuz ağrısı bazen yalnızca omuzla ilgili değildir.
Boyun tutulması yalnızca boyunda değildir.
Çene sıkması sadece diş problemi değildir.
Beden bazen doğrudan konuşamaz. Bunun yerine sinyaller gönderir.
Yorgunluk gönderir.
Uyku bozukluğu gönderir.
Nefes daralması gönderir.
Kasılma gönderir.
Yani içeriden yardım isteyen o belli belirsiz ses, çoğu zaman ağrının kendisi değildir; bedenin kaybettiği dengedir.
Hekimlik tam da burada farklı bir anlam kazanır.
Görev yalnızca kavgayı susturmak değildir. Önce odanın içindeki dinamiği anlamaktır. Neden kavga var? Ne zamandır sürüyor? Hangi taraf artık tükenmiş? Hangi sessizlik yıllardır duyulmamış?
Belki de kavga değildir aslında o kızılca kıyamet! İçteki huzursuzluğu duyurma çabasıdır! Çünkü bazen ağrı düşman değildir. Ağrı, bedenin son savunma cümlesi, belki de son sesi...
Fasya çalışmalarının, bütüncül yaklaşımların, hareket terapilerinin ve beden farkındalığı temelli yöntemlerin son yıllarda daha çok rağbet görmesinin nedeni de budur.
İnsan artık yalnızca MR görüntüsüne değil, bedenin hikâyesine de bakılmasını istiyor.
Çünkü insan organizması yalnızca biyomekanik değildir.
Psikolojisi vardır.
Sosyal yükleri vardır.
Hatıraları vardır.
Kaygıları vardır.
Ve bütün bunlar bazen dokuların sessizliğinde birikir.
Bir hekimin en önemli becerilerinden biri de işte bu sessizliği duyabilmektir.
Kapıyı kırmadan önce dinlemek…
Gürültüye değil, yardım isteyen o zayıf sese odaklanmak…
O ses ki artık mücadeleden yorulmuştur. Yaşadığı kavganın yeni bir kavga ile baskılanması değildir istediği, bir dokunuş; bir “yanındayım ve seni anlıyorum” sesi. Hani yine fısıltı sadeliğinde ama net!
Dinlemek, konuşmak illaki sesle olmayabilir, bir gözlem, bir dokunuş…
O bedensel dengeyi kurgulamaya çalışan fasyanın beklentisi de bu!
Anlaşılmak!
Çünkü beden çoğu zaman şunu ister:
“Yanımda ol.”
Belki de o bedensel kavganın, o hastalığın tedavisi; güven hissi isteyen o içimizdeki her yere ulaşabilen bağa, fasya’ya küçük bir dokunuşla fısıldamaktır!..
“…güvendesin…”
Sevgi ile
Dr. Şerafettin ÖZDOĞAN
@drserafettinozdogan