Sevgili okurlarım, merhabalar.
Bu haftaki köşe yazımda kaleme aldığım konu, haksız yere cezaevlerinde yatan birçok mağdurun adalet sarmalıyla vicdan muhasebesi arasına sıkışmış konusunu dile getirmektir.
Bazı insanların hayatına baktığınızda, onların ne için yaşadığını anlamak için uzun cümlelere ihtiyaç duymazsınız.
Çünkü bazı insanlar hayatlarını kendileri için değil, başkalarının hayatına dokunabilmek için yaşar.
Serkan Eren de benim gözümde, eşinin ve dostlarının anlatımlarına, kamuoyuna yansıyan yazılara ve araştırmalarımın sonuçlarına göre böyle bir insan.
Genç yaşına rağmen yıllardır dünyanın farklı coğrafyalarında insanların yarasına merhem olmaya çalışan, savaşın, depremin, yoksulluğun ve çaresizliğin olduğu yerlere elini uzatan bir hayırseverden söz ediyoruz.
2015 yılında yaşadığı ağır kazanın ardından hayatını insanlara yardım etmeye adayan Serkan Eren, 2016 yılında Stuttgart merkezli STELP'i kurdu. Bugün bu kuruluş üç kıtada çok sayıda ülkede insani yardım faaliyetleri yürütüyor. Türkiye'de 6 Şubat Depremleri'nin ardından çocuklara yönelik çalışmalardan Yemen'e, Afganistan'dan Lübnan'a, Gazze'den Afrika'nın farklı ülkelerine kadar uzanan bir yardım ağı oluşturmuş.
Üstelik bu çalışmaların karşılığında makam, mevki ya da servet arayan bir anlayıştan söz etmiyoruz.
Tam tersine…
İnsan nerede dara düşmüşse, Serkan Eren'in yolu oraya düşmüş.
2023 yılında Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier tarafından Federal Liyakat Nişanı ile ödüllendirilmesi de onun insani yardım çalışmalarının uluslararası düzeyde takdir edildiğini gösteriyor. Alman Cumhurbaşkanlığı'nın açıklamasında Eren'in farklı kriz bölgelerinde yürüttüğü insani çalışmalar özellikle vurgulanmıştı.
Şimdi ise aynı insan İran'da on yıllık hapis cezasıyla karşı karşıya.
İşte insanın burada durup düşünmesi gerekiyor.
Çünkü mesele artık yalnızca Serkan Eren meselesi değildir.
Mesele, insani yardım ile güvenlik kaygılarının birbirinden nasıl ayrılacağı meselesidir.
İran'ın son yıllarda yaşadığı ağır güvenlik sorunlarını, ülkesine yönelik saldırıları, üst düzey yöneticilerinin ve bürokratlarının suikastlarda hayatını kaybetmesini elbette yok sayamayız. Böylesine hassas bir atmosfer içerisinde İran makamlarının ülkeye giren yabancılar konusunda daha farklı ve daha sıkı bir güvenlik anlayışı geliştirmiş olması anlaşılabilir bir durumdur.
Fakat güvenlik hassasiyeti ile adalet arasındaki çizgiyi de kaybetmemek gerekir.
Bir insan hakkında ciddi bir suçlama varsa elbette araştırılmalıdır.
Bir casusluk faaliyeti varsa ortaya çıkarılmalıdır.
Bir ülkenin güvenliğini tehdit eden somut bir eylem varsa bunun hukuk önünde karşılığı mutlaka olmalıdır.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak bir insanın geçmişte bir ülkeye gitmiş olması, pasaportunda o ülkeye ait bir giriş damgasının bulunması veya yıllar önce çekilmiş görüntülerinin ortaya çıkması tek başına ona farklı bir anlam yükletmeyi gerektirmez.
Çünkü bir insanın geçmişte nerede bulunduğu başka bir şeydir, o ülkeler adına ne yaptığı başka bir şey…
Burada yapılması gereken şey önyargı değil, tahkikattır.
İddia değil, delildir.
Şüphe değil, gerçektir.
Ben Serkan Eren'in eşi Giulia Cardascia ile geçtiğimiz ay Ankara'da bir araya geldim.
Bir eşin gözlerine baktığınızda bazı şeyleri kelimelerden önce anlarsınız.
Giulia Hanım bana Serkan'ın yıllardır kendisini tamamen insanlara yardım etmeye adadığını anlattı.
Kendisini çoğu zaman ikinci plana attığını, sağlık sorunlarını dahi düşünmeden dünyanın farklı bölgelerindeki insanların yardımına koştuğunu söyledi.
Türkiye'de deprem bölgesindeydi.
Gazze'de Filistinli sivillerin yanında oldu.
Yemen, Afganistan, Lübnan başta olmak üzere 24 farklı ülkeye ve 3 kıtaya insani yardım götürmüştür.
İran'a da savaşın ve saldırıların mağdur ettiği insanlara, özellikle kadınlara ve çocuklara yardım etmek için gitti.
Giulia Hanım Serkan'ın Türk vatandaşı olduğunu ve eşinin güvenli şekilde serbest bırakılması için Türkiye'den destek beklediğini ifade etti.
Ben o görüşmede yalnızca bir eşin eşine kavuşma arzusunu görmedim.
Bir insanın başka bir insan için verdiği mücadeleyi gördüm.
Giulia Hanım ayrıca Serkan'ın sağlık sorunları bulunduğunu ve düzenli doktor kontrolüne ihtiyaç duyduğunu anlattı.
İşte tam da bu noktada mesele daha da hassas hale geliyor.
İran mahkemesinin Serkan Eren'i, İran tarafından hasım olarak görülen bir ülkeyle bağlantı kurduğu iddiasıyla 10 yıl hapis cezasına çarptırdığı bildirildi. STELP ise kararı ve özellikle cezanın ağırlığını kabul edilemez bulduğunu açıkladı.
Ben burada İran adına hüküm vermek istemiyorum.
Çünkü devletlerin güvenlik meseleleri vardır.
Devletlerin sırları vardır.
Devletlerin kendi hukukları vardır.
Ama hukukun en önemli tarafı da şudur:
Gerçeği ortaya çıkarmak.
Eğer Serkan Eren gerçekten bir suç işlemişse, bunun delilleri ortaya konulmalıdır.
Ama ortada yalnızca insani yardım amacıyla yapılmış bir seyahat, geçmişte farklı ülkelere yapılan ziyaretler ve birtakım görüntüler varsa, bunların bir insanı yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakacak bir suçlamaya dönüşmemesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü yardım eden insanın pasaportuna değil, yaptığı işe bakmak gerekir.
Çünkü savaşın ortasında bir çocuğun elinden tutan insanın milliyetinden önce niyetine bakmak gerekir.
Çünkü aç bir insanın önüne ekmek koyan kişinin hangi ülkenin sınırından geçtiğinden önce, neden orada olduğuna bakmak gerekir.
Benim çağrım da tam olarak budur.
İran makamlarının Serkan Eren dosyasını bütün yönleriyle yeniden değerlendirmesini, varsa suçlamaların somut delillerle ortaya konulmasını ve hukukun bütün imkânlarının kullanılarak adil bir sonuca ulaşılmasını diliyorum.
Eğer ortada bir suç yoksa, bir hayırseverin özgürlüğüne kavuşmasının önündeki engeller kaldırılmalıdır.
Çünkü bazen bir insanın özgürlüğü yalnızca o insanın meselesi değildir.
Bazen bir insanın özgürlüğü, insanlığın vicdanına tutulmuş bir aynadır.
Serkan Eren bugün İran'da bir cezaevinde.
Ama onun hikâyesi sadece dört duvar arasında tutulabilecek bir hikâye değil.
Çünkü o hikâyenin içinde deprem bölgesinde bekleyen çocuklar var.
Afrika'da yardım bekleyen aileler var.
Savaşın gölgesinde yaşayan kadınlar var.
Gazze'de hayatta kalmaya çalışan insanlar var.
Ve dünyanın neresinde olursa olsun, yardım bekleyen bir insanın yüzü var.
Ben inanıyorum ki devletler güçlü oldukları kadar adaletli olduklarında büyürler.
Güvenlik ile merhamet arasında bir denge kurabildiklerinde itibar kazanırlar.
Ve hukuk, en zor zamanlarda bile vicdanla birlikte yürüyebildiğinde gerçek anlamına kavuşur.
Bugün bizim temennimiz çok açık:
Serkan Eren hakkında gerçeklerin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması, adil bir tahkikat yapılması ve herhangi bir suç unsurunun bulunmadığının anlaşılması halinde kendisinin bir an önce özgürlüğüne kavuşarak ailesine ve sevdiklerine dönmesidir.
Ben bu yazıyı bir siyasetçi olarak değil, bir gazeteci olarak kaleme alıyorum.
Bir devletin hukukuna müdahale etmek için değil, bir insanın hikâyesini kamuoyunun vicdanına taşımak için yazıyorum.
Ve şuna inanıyorum:
İyilik yapan insanların en büyük güvencesi, yaptıkları iyiliğin unutulmamasıdır.
Serkan Eren'in de bir gün yeniden özgürce yürüyebilmesi, ailesine kavuşabilmesi ve yarım bıraktığı iyiliklerine kaldığı yerden devam edebilmesi dileğiyle…
Bazen bir insanı özgürlüğüne kavuşturmak için büyük sözlere değil, gerçeğin hakkıyla araştırılmasına ihtiyaç vardır.
Kalın sağlıcakla.