Meteoroloji uzmanları, bu konuyla uğraşan bilim insanları İstanbul’da gerçekleşen rekor yağışlar ve selin aslında beklenen bir durum olduğunu, geçmişte defalarca yaşanmış sel ve su baskını olaylarının iklim değişikliğinin de etkisiyle daha da artarak devam edeceğini belirtiyorlar. Bilim insanlarına göre 14 Ekim 2026 tarihinde bir günde metrekareye düşen 250 kg yağış miktarı önümüzdeki yıllarda daha da artacak ve 2060’lı yıllarda 450-500 kg seviyelerine ulaşacak. Bu rakamlar oldukça ürkütücü. Bizi zor günlerin beklediği çok açık. Hiç şüphe yok ki bu tür aşırı hava olaylarını geleceğin "daha sıcak" dünyasında daha çok yaşayacağız. Peki İstanbul’umuz buna hazırlıklı mı? Cevap belli; hiç şüphe yok ki hazırlıksız...!
Tarihçiler, İstanbul’un büyük sellerinin asırlardır eylül ve ekim aylarına düştüğünü söylüyor. Fatma Ürekli’nin Osmanlı İstanbul’undaki afetler üzerine derlediği literatüre göre kayıtlı ilk büyük sel 24 Ağustos 1553 gecesi Kâğıthane’de oldu; bostanlar harap oldu, sökülen ağaçlar Galata önlerine kadar sürüklendi.
19–20 Eylül 1563’te ise yaşanan aşırı yağışla Haliç kıyıları, Halkalı ve Çekmeceler zarar gördü. Kâğıthane’de su çınar ağaçlarının tepesine kadar yükseldi, yalılar, köprüler ve su kemerleri yıkıldı. Kanuni Sultan Süleyman’ın Halkalı tarafında selden canını son anda kurtardığı söylenir.
1789 sonbaharındaki selde Fatih’ten Üsküdar’a sokaklar ve pazarlar su ile doldu; Ahmed Cevdet Paşa bu olayı “ikinci tufan” diye anar. 1811’de Beşiktaş ve Kasımpaşa’da evler ve dükkânlar yıkıldı.
Tarihçi Prof. Dr. Ali Akyıldız’ın arşiv ve gazete taramasına göre 29’u 30 Eylül 1913’e bağlayan gece lodosla gelen sağanakta Kâğıthane, Alibeyköy, Silahtarağa, Eyüp, Sarıyer, Büyükdere ve Rumelikavağı’nda dereler taştı. Sarıyer’de 18, Büyükdere’de 15 kişi boğuldu; Kâğıthane vadisine kurulan ve açılmasına az kalan Silahtarağa Elektrik Fabrikası’nda en az 40 işçinin öldüğü tahmin edildi. Devlet askeri kordon kurdu, ekmek ve çadır dağıttı, 1912 Şarköy depremi için toplanan yardımdan 200 lirayı Sarıyer’e aktardı, Anadolu ve Rumeli yakası için iki hasar tespit komisyonu kurdu. Komisyonda alınan en önemli karar ise; Sarıyer’de derenin çevresinin kamulaştırılıp geniş bir cadde yapılması idi. Akyıldız’ın tespiti bugün de geçerli. Sur içi önemli bir zarar görmemiş, sel ağırlıkla dere yatağındaki yerleşimleri vurmuştu. Afet, büyük ölçüde insan eliyle büyümüştü.
Günümüzde Durum Ne?
Son yüz yılda mühendislikte, mimaride, şehir planlamasında, bilimde ve teknolojide büyük gelişmeler yaşandı. Ama gelin görün ki çarpık kentleşmenin önüne geçilemedi; aynı vadiler bugün yine su içinde kaldı, yine seller yaşandı. Dere kenarı o gün de bahçeyle, değirmenle, tarlayla daraltılıyordu bugün ise binalarla, alışveriş merkezleriyle, sanayi tesisleriyle, yollar ile...
9 Eylül 2009’da Ayamama’da 31 kişi öldü. 14 Ekim 2026’da Sarıyer istasyonu, yani 1913’te dere kenarının kamulaştırılması planlanan ilçe yine en çok yağış alan yerler arasındaydı. 1913’te Kâğıthane vadisine kurulan fabrika ile bugün dere vadilerinin tabanına kurulan yerleşimler benzer kararların sonucudur.
Taşkın alanları DSİ tarafından güncellenmeli, planlamadan sorumlu kurum ve kuruluşlarla sayısal olarak anında paylaşılmalı, 1/1000 ölçekli İmar Planlarında mutlaka haritalanarak yapılaşmaya karşı yasaklanmalıdır. Hatta dere yataklarındaki riskli binalar da kentsel dönüşüme tabi tutularak kaldırılmalı, dere yatakları sel rejiminde suyunu taşıyacak şekilde temizlenmeli ve rahatlatılmalıdır. Unutmayalım ki doğa kendisine ait olanı eninde sonunda geri alıyor. Dere yataklarının “ıslah edildi” gerekçesiyle daraltılması ve yapılaşmaya açılması da çoğu kez yanlış bir uygulama olup bundan da kaçınılmalıdır. Alınan yanlış kararlar sonucunda ortaya çıkan faturada vatandaşa değil kararı alanlara ödettirilmelidir. Gerekli ceza ve yaptırımlar mutlaka uygulanmalıdır.
Son olarak DASK’a da değinmek istiyorum. DASK’ın açılımı “Doğal Afet Sigortaları Kurumu”dur. Sel de bir doğal afet olayı olduğu halde neden DASK kapsamına alınmaz anlamış değilim.