Elinizin, kolunuzun ya da ayağınızın zincirlendiğini düşünün.
İlk tepkiniz ne olurdu?
Muhtemelen öfkelenir, panikler ve özgürlüğünüzü geri almak için mücadele ederdiniz. Çünkü özgürlüğün elinden alınmasını kimse kabullenmez.
Peki ya özgürlüğünüz siz fark etmeden, kendi rızanızla elinizden çıkıyorsa?
İşte bu sorunun cevabı, tam da elinizde tuttuğunuz telefonun içinde saklı olabilir.
Eskiden bilgiye ulaşmak emek isterdi. Bir kütüphaneye gider, rafların arasında saatler geçirir, ansiklopedileri karıştırır, sayfalar arasında kaybolurduk. Bugün ise yalnızca birkaç kelime yazıyoruz ve saniyeler içinde milyonlarca bilgi önümüze geliyor.
İşte o saniyelerde görünmeyen bir alışveriş başlıyor.
Biz bilgiyi alıyoruz.
Dijital dünya ise bizi…
Hangi haberi okuduğumuzu, hangi videoda durduğumuzu, hangi takımı tuttuğumuzu, hangi siyasi habere daha uzun baktığımızı, gece kaçta uyuduğumuzu, sabah ilk hangi uygulamayı açtığımızı öğreniyor.
Belki de bizi, en yakın arkadaşımızdan bile daha iyi tanıyor.
İnternette sörf yaptığımızı sanıyoruz. Oysa biz fark etmeden algoritmalar bizi kendi istediği yöne doğru sürüklüyor.
Haber sitelerinde dolaşıyoruz, sosyal medyada zaman geçiriyoruz, bir maçın golünü arıyoruz, alışveriş yapıyoruz… Her şey sadece bir tık kadar yakın..
Ama hiçbir tıklama aslında küçük değil.
Çünkü dijital dünyada hiçbir iz kaybolmuyor.
“Cookie”, “VPN”, “algoritma”, “çerez”, “kişiselleştirilmiş reklam”…
Hayatımıza sessizce giren bu kavramlar artık dijital kimliğimizin parçaları.
Bir süre sonra telefonunuz siz söylemeden nereye gitmek istediğinizi tahmin ediyor. Konuştuğunuz bir ürünün reklamı karşınıza çıkıyor. İzlediğiniz videolar, okuduğunuz haberler ve yaptığınız aramalar, size ait görünmez bir dosyanın satırlarını oluşturuyor.
Şu soruyu kendinize soruyor muyuz?
Acaba bizi gerçekten dinleyen mikrofonlar mı, yoksa hayatımızı biz mi ele veriyoruz?
Konforun bedeli bazen paradır… Dijital dünyanın bedeli ise çoğu zaman mahremiyet…
Teknolojiden vazgeçmek elbette mümkün değil. Zaten mesele teknolojiye sırt çevirmek de değil.
Mesele, kolaylığın büyüsüne kapılıp geride bıraktığımız izlerin farkında olmak.
Çünkü günün sonunda internette yaptığımız aramalar, beğendiğimiz gönderiler ve izlediğimiz videolar yalnızca tercihlerimizi göstermiyor... Aslında kim olduğumuzu anlatıyor.
Ve belki de bu çağın en büyük sorusu şu:
Biz mi veriyi kullanıyoruz, yoksa veriye dönüşenlerin ta kendisi miyiz?
Bu yazıyı bir gazete sayfasından değil, dijital bir haber sitesinden okuyorsunuz.
İroni gibi görünse de belki de en doğru yer tam da burası; dijital dünyanın içinden dijital dünyayı konuşmak.
Biz haberlerimizi size yine bu dijital ekranlardan ulaştırıyoruz. Teknolojiyi reddetmiyoruz; tam tersine, onun sunduğu imkânlarla daha hızlı, daha doğru ve daha nitelikli habercilik yapmaya çalışıyoruz.
Ancak dijital olmak, dijital dünyanın görünmeyen yüzünü konuşmayacağımız anlamına gelmiyor.
Aksine… Belki de bunu en çok bizim konuşmamız gerekiyor.
Çünkü Manşet Haber olarak yalnızca haber veren değil, düşündüren bir yayıncılık anlayışına inanıyoruz.
Gündemin hızına kapılıp geçmek yerine, bazen o gündemin arkasındaki soruları birlikte sormayı önemsiyoruz. Bu köşe de tam olarak bunun için var. Sizlerle aynı dijital dünyanın içinde yaşayan, aynı hızın ve aynı bilgi akışının parçası olan bir ekip olarak; yalnızca olup biteni aktarmayı değil, birlikte anlamlandırmayı da sorumluluğumuzun bir parçası görüyoruz.
Çünkü habercilik yalnızca olanı aktarmak değil, çoğu zaman görünmeyeni de görünür kılmaktır.
Bu köşede bazen gündemi, bazen teknolojiyi, bazen de hepimizi yakından ilgilendiren ama üzerinde yeterince düşünmediğimiz konuları birlikte sorgulayacağız.
Bu köşe, yalnızca benim değil; Manşet Haber’in okurlarıyla kuracağı ortak düşünme alanı olsun istiyorum. Zaman zaman farklı görüşlerde buluşacağız, bazen aynı soruların peşinden gideceğiz. Ama her yazıda ortak amacımız; bilgiye biraz daha bilinçle, teknolojiye biraz daha farkındalıkla ve gündeme biraz daha geniş bir pencereden bakabilmek olacak.
Eğer bu ilk yazının ardından telefonunuza, bilgisayarınıza ya da internette bıraktığınız izlere bir kez daha farklı gözle bakarsanız, amacımıza ulaşmış olacağız.
Hoş geldiniz.