Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Ricam: Kerimcan ve Murat Övüç’ü takip eden ne olur beni takip etmesin

Ricam: Kerimcan ve Murat Övüç’ü takip eden ne olur beni takip etmesin
Paylaş:
N

Baştan söyleyeyim.

Kimsenin ne izlediğine, neye güldüğüne, kimi takip ettiğine karışacak değilim. Herkesin telefonu kendisinin, interneti kendisinin, vakti de kendisinin.

Benim de küçük bir ricam var:

Kerimcan Durmaz ve Murat Övüç gibi sosyal medya figürlerini büyük bir iştahla takip ediyor, her videolarını izliyor, her yaptıklarını merak ediyor ve bütün bunları da “Ayyy eğleniyoruz, ne yapalım, ölelim mi? Zaten her şey kötü…” diye açıklıyorsanız, ne olur beni takip etmeyin.

Darılmam.

Çünkü galiba biz aynı şeye gülmüyoruz.

Hatta mesele gülmek de değil.
Galiba biz hayata aynı yerden bakmıyoruz.

Kerimcan Durmaz’ın ya da Murat Övüç’ün şahsıyla bir meselem yok. Tanımıyorum. Oturup kahve içmişliğim yok. İnsan olarak hayatlarını nasıl yaşadıkları da beni ilgilendirmez.

Benim meselem kişilerden çok, bu kişileri devasa birer sosyal medya figürüne dönüştüren kültürle.

Çünkü artık “takip etmek” sandığımız kadar masum bir fiil değil.

Takip, bugünün dünyasında reytingdir.
İzlenmedir.
Etkileşimdir.
Reklam değeridir.
Paradır.

Yani biz aslında sadece seyretmiyoruz.

Besliyoruz.

Sonra da dönüp “Bu toplum niye böyle oldu?” diye soruyoruz.

Belki biraz da bu yüzden.

Bir ressam düşünün.

Otuz yılını resme vermiş. Desen öğrenmiş, anatomi çalışmış, sanat tarihi okumuş. Atölyesinde sabaha kadar uğraşmış. Sergi açmış, kapısına üç yüz kişi gelmiş.

Bir müzisyen düşünün.

Yirmi beş yıl enstrüman çalışmış. Bir notayı doğru basmak için parmaklarını parçalamış. Sahne sahne dolaşmış.

Bir bilim insanı düşünün.

Ömrünü laboratuvara vermiş.

Bir öğretmen…

Bir yazar…

Bir zanaatkâr…

Sonra telefonunuzu açıyorsunuz.

Bir insan kameraya birkaç dakika konuşuyor, bağırıyor, lüks otomobilini gösteriyor, çantasını gösteriyor, evini gösteriyor, kavgasını gösteriyor…

Milyonlar izliyor.

Benim itirazım tam burada başlıyor.

İnsanların çok para kazanmasına karşı değilim.

Kazansınlar.

İnsanların güzel evlerde oturmasına da karşı değilim.

Oturabiliyorsa otursun.

Lüks otomobile binebiliyorsa binsin.

Mesele zenginlik değil.

Mesele, toplum olarak neyi alkışladığımız.

Çünkü çocuklarımız bizi dinlediğinden çok, bizim neye baktığımızı görüyor.

Bir gencin önüne sürekli aynı denklem konulursa ne düşünmesini bekliyoruz?

Çalış.
Oku.
Bir konuda ustalaş.
Yıllarca emek ver.

Karşılığında belki mütevazı bir hayat kur.

Öte tarafta ise görünür ol, sansasyon yarat, özel hayatını sergile, bağır, çağır, dikkat çek…

Ve milyonlara ulaş.

Sonra gençlere dönüp:

“Evladım, önemli olan alın teridir.”

Öyle mi gerçekten?

Çocuk aptal değil ki.

Telefonu elinde.

Bizim kurduğumuz dünyanın ödül sistemini görüyor.

Burada suçu yalnızca fenomenlere yüklemek de kolaycılık olur.

Çünkü arz kadar talep de var.

O milyonlarca görüntülenmeyi uzaylılar yapmıyor.

Biz yapıyoruz.

“Ayyy eğleniyoruz, ne yapalım?”

Tamam.

Eğlenin.

Ama sonra kültürel çoraklıktan şikâyet etmeyin.

“Her şey çok kötü.”

Evet, birçok şey kötü olabilir.

Fakat şikâyet ettiğimiz kötü gidişin ateşine her gün kendi elimizle bir odun daha atıp sonra ateşin sıcaklığından yakınmak bana biraz tuhaf geliyor.

Bir de işin başka tarafı var.

Bu kültür yalnızca neyi izlediğimizi değiştirmedi.

Nasıl konuştuğumuzu da değiştirdi.

Ben mesela bazı insanlarla polemiğe giremem.

Korktuğumdan değil.

Cevap veremediğimden hiç değil.

Ama biri size:

“Ayyy senin bilmem nen var mııı?”

“Ayyy sen kimsin?”

“Hoşşşt…”

gibi bir dille geliyorsa neyi tartışacaksınız?

Descartes mı?

Dostoyevski mi?

Picasso mu?

Memleketin eğitim politikasını mı?

Ekonomiyi mi?

Sanatı mı?

Bazen iki insanın anlaşamamasının sebebi fikirlerinin farklı olması değildir.

Kullandıkları dilin birbirine hiç değmemesidir.

Hani yolda çiçek satan biri peşinize takılır:

“Al abi bir tane be…”

“Yok, sağ ol.”

“Al be abi…”

“Teşekkür ederim, istemiyorum.”

Sonra arkanızdan:

“Allah belanı versin be ya!”

der.

Şimdi ne yapacaksınız?

Geri dönüp çiçeğin arz-talep dengesi üzerine medeni bir münazara mı başlatacaksınız?

Yürür gidersiniz.

Çünkü bazı tartışmalar kazanılmaz.

Sadece içine çekilirsiniz.

Eskilerin çok güzel bir sözü var:

Arlı arından susar, arsız susturdum zanneder.

Bence tam oradayız.

Ben insanların nasıl giyindiğiyle, kimi sevdiğiyle, nasıl yaşadığıyla ilgilenmiyorum.

Benim meselem başka:

Neyi değerli ilan ediyoruz?

Çünkü bir toplumun kültürünü yalnızca devlet, okul veya televizyon belirlemiyor artık.

Başparmağımız da belirliyor.

Her dokunduğumuz kalp…

Her izlediğimiz video…

Her takip ettiğimiz hesap…

Küçücük bir oy pusulası gibi.

Algoritmaya şunu söylüyoruz:

“Bundan daha fazla istiyorum.”

Sonra algoritma da veriyor.

Daha fazlasını.

Daha bağıranını.

Daha gösterişlisini.

Daha uç olanını.

Sonunda hep beraber yarattığımız şeye bakıp:

“Bu toplum ne zaman böyle oldu?”

diye şaşırıyoruz.

Bir sabah olmadı.

Tıklaya tıklaya oldu.

O yüzden kimseye “Şunu takip etme” demiyorum.

Böyle bir hakkım yok.

Sadece kendi adıma küçük bir tercih yapıyorum.

Ben bir insanı takip ettiğimde hayatıma küçücük de olsa bir şey katmasını istiyorum.

Bir cümle.

Bir fikir.

Bir melodi.

Bir resim.

Bir kahkaha bile olur; ama zekâsı olanından.

Çünkü zamanım sınırlı.

Ve dikkatimin de bir değeri var.

Bu yüzden tekrar rica ediyorum:

Kerimcan’ı, Murat Övüç’ü veya bu kültürün benzerlerini büyük bir tutkuyla takip ediyorsanız beni takip etmek zorunda değilsiniz.

Gerçekten darılmam.

Siz eğlenmeye devam edin.

Ben başka şeylerden keyif almaya çalışayım.

Belki de birbirimize yapabileceğimiz en medeni iyilik budur.

Çünkü mesele kimin daha iyi, daha ahlaklı ya da daha üstün olduğu değil.

Mesele neye bakarak yaşamak istediğimiz.

Ben seçimimi yaptım.

Ekranda biraz daha az ihtişam, biraz daha az bağırış…

Biraz daha fazla fikir, sanat, emek ve zarafet görmek istiyorum.

Hepsi bu.

Yorumlar
1 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Berna torun
18.09.2026 20:57
Müthiş 👏👏👏 yüreğimize tercüman olmuşsunuz..
WhatsApp
İhbar Hattı