Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Ağrı: Bedenin fısıltısından çığlığa

Paylaş:
N

 Ağrı…

Çoğu zaman susturmak istediğimiz, hızla geçmesini dilediğimiz bir misafir. Oysa biraz durup dinlediğimizde, onun aslında bedenimizin bize yazdığı bir mektup olduğunu fark ederiz. Ne var ki modern yaşam, bu mektubu okumayı değil, zarfını yırtıp atmayı öğretir bize.

Tıp pratiğinde yıllardır karşılaştığım en büyük yanılgılardan biri şudur: Ağrı, sadece bulunduğu yerdeki bir sorunun sonucudur.

Oysa gerçek çok daha derin, çok daha bütüncül bir hikâye anlatır. Evet, ağrı çoğu zaman bir sonuçtur; ama sebep çoğunlukla başka bir yerdedir. Sırtta hissedilen bir ağrı, aslında bedenin ritmini kaybetmiş bir hareketin, uyumsuz bir nefesin ya da taşınamayan bir yükün ifadesi olabilir.

Örneğin omuz eklemini düşünelim. Gün içinde fark etmeden yaptığımız yüzlerce küçük hareket, aslında bir orkestranın parçaları gibidir. Kürek kemiği, kol kemiği, kaslar ve onları saran bağ dokusu birlikte uyum içinde çalıştığında hareket akıcıdır, sessizdir. Ama bu ritim bozulduğunda, yük yanlış bir noktaya biner. İşte o zaman beden önce fısıldar. Küçük bir rahatsızlık, hafif bir gerginlik…

Dikkat edilmezse bu fısıltı geçen zamanla çığlığa dönüşür: ağrı.

 

Biz çoğu zaman bu çığlığı susturmaya çalışırız. Bir ilaç, bir enjeksiyon, kısa süreli bir rahatlama…

Elbette bunların yeri vardır. Ancak asıl soru şudur: Beden neden bu kadar yüksek sesle konuşmak zorunda kaldı?

Ağrıyı sadece bastırmak, yangın alarmını susturup yangını görmezden gelmeye benzer. Oysa yapılması gereken, alarmın neden çaldığını anlamaktır. Bedenin yükü nasıl taşıdığına, hareketin nasıl organize olduğuna, hatta nefesin bu sürece nasıl eşlik ettiğine bakmadan yapılan her müdahale eksik kalır.

Son yıllarda özellikle bağ dokusu, yani fasya üzerine yapılan çalışmalar, ağrıyı anlamamızda yeni bir pencere açtı. Fasya, vücudun her yerini saran ve tüm yapıları birbirine bağlayan canlı bir ağdır. Bu ağ sadece mekanik bir yapı değildir; aynı zamanda hissetmenin, algılamanın ve uyumun da merkezidir. Ritmini kaybetmiş bir fasya, sadece hareketi değil, ağrı algısını da değiştirir.

Bu nedenle ağrıyı değerlendirirken artık şu soruyu soruyorum:

(“Neresi ağrıyor?” değil.) “Beden bu ağrıyla ne anlatmaya çalışıyor?”

Çünkü bazen sorun kasın kendisinde değil, kasın ne zaman ve nasıl devreye girdiğindedir. Bazen problem güçsüzlük değil, zamanlamadır. Bazen eksik olan kuvvet değil, uyumdur.

Tedavi de bu bakış açısıyla değişir. Amaç sadece ağrıyı azaltmak değil; bedenin kaybettiği ritmi yeniden kazandırmaktır. Doğru yüklenme, dengeli hareket, uyumlu aktivasyon… Bunlar bir araya geldiğinde beden yeniden organize olur ve çoğu zaman ağrı, artık konuşmasına gerek kalmadığı için kendiliğinden susar…

Ağrı bir düşman değildir. O, bedenin en dürüst dilidir. Onu susturmaya çalışmadan önce anlamaya çalışmak, belki de iyileşmenin en önemli adımıdır.

Çünkü bazen iyileşmek, ağrının geçmesi değil; ağrının neden ortaya çıktığını gerçekten duymakla başlar. Belki de yapılması gereken;

Dinlemek!

Sevgi ile…

Dr. Şerafettin Özdoğan

 

(Dr. Şerafettin Özdoğan’ın köşe yazıları Pazar ve Perşembe günleri Manşet Haber’de yayınlanmaktadır.)

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı