Türkiye’nin en stratejik hedeflerinden biri, elektrik ihtiyacını yerli ve yenilenebilir kaynaklarla karşılayarak enerjide bağımsızlığını güçlendirmektir. Bir diğer hedef ise tarımsal üretimi sürdürülebilir kılmak ve kırsalda yaşayan vatandaşın refahını artırmaktır. Bu iki hedef arazi kullanımı noktasında kesiştiğinde, kamu yönetiminin görevi köylünün hakkını koruyarak ülkenin toplam üretim gücünü artıracak akılcı çözümler geliştirmektir.
Yatırım güvenliği ve belirsizliğin maliyeti
Büyük ölçekli güneş enerjisi santralleri, geniş ve bütünlüklü arazilere ihtiyaç duyar. Milyonlarca dolarlık sermaye bağlayan, teknoloji getiren ve ülkenin enerji arz güvenliğine katkı sağlayan yatırımcının önündeki önemli engellerden biri, idari süreçlerdeki öngörülemezliktir. Yatırımcı, hangi koşulları yerine getirdiğinde izin alabileceğini ve başvurusunun hangi takvimde sonuçlandırılacağını bilmelidir.
Uzayan izin süreçleri yatırım maliyetini artırmakta, temiz enerji üretimini geciktirmekte ve ülke ekonomisine yük getirmektedir. Toprağın ve üreticinin korunması esastır. Bu koruma, uygun sahalarda yatırımla birlikte kalkınmayı mümkün kılacak açık kurallarla sağlanmalıdır.
Sahadaki gerçeklik: Kayıtlar ve fiilî kullanım
Sahadaki anlaşmazlıkların bir boyutunu açıkça konuşmak gerekiyor. Mera olarak kayıtlı alanların fiilî kullanım düzeyleri birbirinden farklıdır. Bazı sahalarda yıllardır düzenli otlatma yapılmamakta veya hayvan varlığı sınırlı kalmaktadır. Bu durum hukuki korumayı kendiliğinden ortadan kaldırmaz; ancak sağlıklı bir kamu kararı için gerçek hayvan varlığı, otlatma yoğunluğu ve mera ihtiyacı somut verilerle belirlenmelidir.
Enerji yatırımı gündeme geldiğinde, daha önce kullanımına yeterince ilgi gösterilmeyen bir arazi bir anda yerel tartışmaların merkezine yerleşebilmektedir. Köylünün ortak kullanım alanına sahip çıkması doğaldır; üretime ve çevreye ilişkin kaygıları dikkatle incelenmelidir. Bununla birlikte bazı projelerde ortak toplumsal ihtiyaçlarla kişisel talepler birbirine karışabilmekte, projenin teknik ve ekonomik sınırlarını aşan beklentiler ortaya çıkabilmektedir.
Bu talepler karşılanmadığında konunun yerel siyaset ve basın üzerinden büyütülmesi, teknik değerlendirme sürecini baskı altında bırakabilmektedir. Yerel basının ve siyasetin konuyu takip etmesi doğaldır. Kamu yönetiminin sorumluluğu ise her itirazı dayandığı somut veriler ve sahadaki karşılığı üzerinden değerlendirmektir.
Bu baskılar karşısında yerel idarelerde oluşabilen “Reddedelim, yatırım başka yere gitsin” yaklaşımı da ülkeye maliyet getirmektedir. Yeterli hukuki ve teknik gerekçeye dayanmayan ret kararları, ilgili projeyi geciktirmenin yanında yatırım ortamına duyulan güveni de zedeleyebilir. İdare, kabul veya ret gerekçesini açıkça ortaya koyarak üreticinin ve yatırımcının haklarıyla kamu yararını birlikte korumalıdır.
Çözüm: Agro-PV ve sınırları açıkça belirlenmiş üretim ortaklığı
Hem yatırımcıyı hem üreticiyi korumanın yolu, ucu açık ve istismara elverişli pazarlık ortamını ortadan kaldırmaktan geçer. İzin süreçlerinin başında mevcut hak sahipleri ve kullanıcılar, hayvan varlığı ve arazinin fiilî durumu tespit edilmelidir. Yatırımcının üstleneceği sosyal katkıların kapsamı şeffaf, ölçülebilir ve öngörülebilir biçimde belirlenmeli; kişisel taleplerin izin süreçlerinde baskı aracına dönüşmesine alan bırakılmamalıdır.
Bu çerçevede agrivoltaik (Agro-PV) modeli, uygun sahalarda enerji üretimi ile otlatma veya yem bitkisi yetiştiriciliğini buluşturabilecek bir araçtır. Avrupa deneyimleri bunun belirli koşullarda mümkün olduğunu göstermektedir. Ancak model, izin almayı kolaylaştıran bir formaliteye dönüşmemeli; sahanın gerçek işletme koşullarına göre tasarlanmalı ve sonuçları bilimsel olarak izlenmelidir.
Önerdiğim yaklaşım, yatırımcı ile üreticiyi sorumlulukları önceden belirlenmiş, uzun vadeli bir ortaklıkta buluşturmaktır. Bu ortaklık üç temel unsur üzerine kurulabilir:
Öngörülebilir altyapı desteği: Yatırımcının suluk, mera ıslahı, ortak ekipman veya veterinerlik hizmetlerine katkıları projenin başında açık koşullara bağlanmalıdır. Katkıların kapsamı, süresi ve yararlanıcıları belirlenmeli; sonradan tek taraflı olarak genişletilen taleplerin önüne geçilmelidir.
Mera ıslahının ot bedeline mahsubu: Gerekli mevzuat düzenlemeleri yapılarak yatırımcının gerçekleştireceği denetlenebilir ve kalıcı mera ıslahı çalışmalarının, ot bedelinin tamamına veya bir bölümüne mahsup edilebilmesine imkân tanınmalıdır. Kabul edilecek çalışmalar, değerleme yöntemi ve denetim koşulları önceden belirlenmelidir. Böylece bu yükümlülük için ayrılan kaynağın doğrudan mera verimliliğine ve yerel hayvancılığa katkı sağlaması mümkün olabilir.
Karşılıklı hukuki güvence: Köylünün mevcut otlatma ve yararlanma hakları korunmalı, bu hakların kullanımı ticari sözleşme şartına bağlanmamalıdır. Yatırımcının hukuka uygun biçimde edindiği işletme hakları ve üstlendiği yükümlülükler de açık ve öngörülebilir olmalıdır. Agro-PV uygulamalarının hukuki çerçevesi netleştirilmeli; mera kullanımına ilişkin izin süreçleri, gerekli incelemeleri koruyan ve makul sürelerde sonuçlanan bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Uygulamaya, farklı iklim koşullarını temsil eden sınırlı pilot sahalarla başlanabilir. Mera verimi, hayvancılık faaliyetinin devamlılığı ve üretici geliri izlenerek yaygınlaştırma kararı ölçülen sonuçlara bağlanmalıdır. Başarı değerlendirmesinde üretilen elektrik kadar meranın taşıma kapasitesi ve üreticinin net kazancı da önemsenmelidir.
Türkiye’nin güneşi, toprağı ve üreticisi ortak bir kalkınma politikasında buluşabilir. Yenilenebilir enerji yatırımlarının yerel çekişmeler ve idari belirsizlikler içinde sürüncemede kalmasının önüne geçilmelidir. Köylünün hakkını koruyan, sermaye koyup risk alan yatırımcının haklarını açık kurallarla güvenceye alan ve kamu yöneticisine gerekçeli karar alma zemini sağlayan bir sistem kurmalıyız. Böyle bir sistem, enerjide bağımsızlıkla kırsal kalkınmayı birlikte ilerletebilir.