Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Fabrika Kızının Suçu Ne?

Fabrika Kızının Suçu Ne?
Paylaş:
N

Adam her zaman alışveriş yaptığı karşı apartmanın altındaki küçük ve salaş bakkal dükkânına gitti. Sabah çok erken saatti; ezan bir saat önce okunmuş, güneş Yaradan’ın talimatıyla doğmaya çabalıyordu. “İnşallah açmıştır dükkânı bakkal teyze.” diye içinden geçirdi. Adam büyük marketlere hiç gitmezdi. Mutsuz yerlerdi oraları ona göre. Neşesi olmayan “hep al, onu da al bunu da al” yerlerdi. Sıra beklerken kasanın barkod okuyucusunun “dıt dıt” sesleri ise kulaklarına yapılan büyük işkenceydi Adamın. Hem güneşin selam vermediği bu küçük bakkal dükkanında dedikodu boldu. Sadece bakkal teyzenin önce gözüne, sonra bakkaldayken göz radarına gir yeter. Bakkalda çok çeşit de yoktu; olanların ise çoğunun tarihi geçmişti. Yıllar önce tarihi geçmiş prezervatiften dolayı çocuğu olan üst komşusu ile mahkemelik olmuş; bir yıl süren dava sonucunda bakkal teyzenin mahkemede bahsettiği eski tür “anam babam” usullerini “şöyle yapsaydı, böyle yapsaydı” şeklinde gebelikten korunma savunmaları hâkimi yıldırmış, komşuyu da utandırdığı için dava düşmüştü. Yine de mahkemelere giderken bakkal teyze çocuğu sevmiş, her sabah ona akşamdan kalan simitlerin en tazelerini tazminat olarak veriyor; çocuk yerken o da yedi yaşındaki sübyana sosyalizmden nutuklar atıyordu. Cami hocası en sonunda dayanamamış, yaz tatili müdahalesi ile çocuğu yanına alarak sureleri ezberletmeye başlamıştı. Çok sürpriz bir doğum olduğu için hoca ona İsa lakabını takmış, bakkal teyze de karşı müdahale olarak “Cehennemin taşları iyi niyetten döşenmiştir.” diyen Marks lakabını. İsa Marks durumundan çok memnundu. Sabahları simitleri yedikten sonra kırk mevlidinde lokum, cenazede pide ayran, hatimde çikolatasını yer, yiyemediğini cugga ederdi İslamcı görünümlü sosyalist dinleyici kapitalist İsa Marks.

İçeri adımını attı adam: “Bismillah.” dedi hem kendi adına hem de bakkal teyzenin. Bakkal teyze hiç dindar değildi; Ramazan’ın ilk haftasının altı günü oruç tutar, bir gün dinlenir; geri kalan günlerinde ise yüksek tansiyon ve şekere sebep bulur, oruçtan muaf tutardı kendisini. Sağlam solcu olması sebebiyle hak hukuk işlerinde gayet başarılıydı. Kur’an-ı Kerim’in kendine yarayan ayetlerini hem sıra ayet numarası ile hem de Arapça okuması ile bilir; cami hocasını bile her tartışma sonunda onu mesleğinden illallah ettirirdi. Hem bilgiliydi hem de değildi. Karşıdakine önce bildiklerini tasdik ettirir, sonra bilmediklerine tasdik için yer açardı. Dediklerine göre güya Ankara Siyasal’da Gazetecilik okumuş, gerçek ismi de Sibel’miş. Devrimci lakabını takmıştı ona bir arkadaşı eski çalıştığı iş yerinde. Eski sevgilisi bir gün içip “Yakarım her şeyi senin için, geçmişin değil geleceğimsin.” deyip kelle kâğıdını, diplomasını yakmış; o da “Hiçbir yeni, aslının yerini alamaz.” diyerek yeni diploma ve kelle kâğıdı çıkartmamıştı. Devletle hiç başını belaya sokmadığından “evrak kürek” lazım olmamış; hastane işlerini ve lüzum olan ilaçları eczacıyı, çenesiyle bayarak halledivermişti. Bakkal dükkânında yanında çalıştığı Ermeni “moruk Elmor” onu çok sevmiş, öldükten sonra dükkânını ona bırakmıştı seve seve; tabii üç kat borcuyla s…e s…e! Sonunda mahalleli arasında “Bakkal bacı, bakkal abla” derken yaşı ilerledikçe “Bakkal teyze” kalmış ismi o günden şimdiye.

Karşı duvara yaslı kırık ekmek kasasının üstünde her şey diziliydi, kavanoz kavanoz. Ekmek kasasını “Ekmekler bayat mı?” sorusuna “Senin kadar değil.” diyen fırıncının kafasında kırmıştı. Hatırası kalsın diye de sehpa yapmıştı. Üstüne yağlıboya ile yazılı fırının ismini güzelce vernikletmişti ibret olsun âleme diye. Erkek gibi kadındı; herkesi asar keserdi. Hatta menopoz testi için gittiği hastanede andropoz testi yapmışlar; çıkan sonuçlara, doktorlara kızıyormuş gibi yapmış, içten içe sevinerek dükkânının veresiye defterine yapıştırmıştı “erkekliğinin kanıtını”. 37 ekran siyah beyaz bir televizyonu vardı. Ona göre hayat siyah ve beyaz güzeldi: “Çünkü istediğin renge sen boyarsın ekranı beyninde, filmcinin istediği renklerine muhtaç kalmazsın. O istiyor diye ben gülü kırmızı seyredemem; maviye boyarım, sarıya boyarım, istersem siyaha bile boyarım lan.” derdi argoca. “Çarşı her şeye karşı.” diye eklerdi sözlerine; Adam araya girmeye çalışmadan, hatta araya girmeye kıçı yemediğinden. Bakkal teyze altı veya yedi ay önce bir otobüse binmiş; teyzeyi konuşturan ve onun en çok sevdiği renklerin siyah beyaz olduğunu duyan Beşiktaş taraftarları, bu sloganı yazan bir atkıyı hediye ederek boynuna sarıvermişlerdi. Beşiktaş ne iş yapar, kimdir, nerededir hiç fikri yoktu ama sloganı çok beğenirdi bakkal teyze. Artık onun mottosuydu.

Adam tezgâha doğru yaklaştı: “Günaydın.” dedi. “Bir simit alabilir miyim?” Simitler asla taze olmazdı; hep bir gün önceden kalırdı. Bir sonraki gün satılacağından hep emindi bakkal teyze, en önce dükkân açan o olduğu için. Mutsuz bir şekilde uzattı simidi hiçbir şey demeden. Adam parasının üstünü beklemeden kapıya yöneldi; biraz veya çok işi vardı. Konuşursa metroya geç kalır, ring otobüsüne kalabalık olduğu için binemez, sonra da müdür, patron, özür, sebep dörtlüsünde işkenceye maruz kalırdı.

“Alpay ölmüş.” dedi. Adam arkasını döndü: “Eşin miydi bakkal teyze?” Bakkal teyze kaşlarını çattı: “Ne eşi lan, 2000’li düdük. Alpay bu; fabrika kızının babası.” Adam şaşırdı. “Fabrika kızı…” Afalladı. “Tanıyor muyum?” Bakkal teyze şöyle bir derin nefes aldı: “Töbe estağfurullah. Lan oğlum, şarkıyı da mı duymadın?” Adam şöyle bir hesaplar gibi yaptı aklından; sonra kendinin çok komik olduğunun farkına vardı. “1970’ler.” dedi bakkal teyze. Adam şöyle durdu: “Sen kaç yaşındasın bakkal teyze?” “Napçan lan sen yaşımı, bana mı yürüyon?” Estağfurullah deme sırası Adama geçmişti.

“Oğlum Alpay bu; fabrika kızını yazdı, söyledi. Hani şu minnak hayalleri vardı kızın… İçmeyen bir koca isterdi, küçük bir evi olsun isterdi, bir de çok ağlardı da yüzüne yağan yağmur gizlerdi gözyaşlarını, kimse görmesin diye.”

İlgisini çekmişti hikâye adamın. Geri döndü, yaklaştı bakkal teyzeye… “Hele yaz bir bakayım; yazınca çıkıyormuş şarkı. İşte bak, benimki tuşlu.” diye gösterdi koca tuşlu tuğla, internet yoksulu cep telefonunu bakkal teyze. “Alpay fabrika kızı.” diye yazdı. “Aha topik olmuş: Alpay ve Fabrika Kızı.” dedi Adam. “Tabii o dediğinden olacak.” dedi bakkal teyze. “Bacamdan gir, pencereden çık; şarkılar daha güzel öyle mi? Bas şuna, aç sesini, attırma tepemi.” Adam bastı tuşa; önce bakkal teyzeyi çileden çıkaran bir reklam geldi: “Yaz lan bu markayı kenara, almayalım. Kimse bölemez fabrika kızının güzelliğini.” Telefonda başlayan şarkı ikisini de derinden vurdu ve durdu. “Bir daha dinleyelim mi Alpay’ı?” diye sordu Adam. “Asker arkadaşın mı lan o senin? Üstat diyeceksin. O bir dönemin sesi oldu. Fabrika kızı onunla derdini anlattı. Soğuk fabrikanın ateşi oldu içimizde.” Adam ürktü bakkal teyzenin sen tonundan. Bir daha başlattı şarkıyı korkarak. Şimdi daha bir manalı gelmişti kulağına Adamın. Hafifçe mırıldandı, eşlik ederek bakkal teyzenin mırıldandığına. Şarkı durdu; dudaklarda devam ederek. Birbirlerine baktılar üzgün süzgün. Bakkal teyzenin bal rengi gözlerine buğu çok yakışmıştı. Adam kapanan telefonun siyah ekranından gözlerine bakmaya çalıştı. Kendisininkiler de öyleydi. Mutlu oldu; bir benzerlikleri olmuştu bakkal teyzeyle. İçten mutlu olmaya ara vererek üzülerek “Sonra kurtulmuştur inşallah bu hayattan.” dedi Adam.

“Fabrika kızı yasaklandı. Şarkı gönüllerin mahzenine indi.” dedi bakkal teyze. Adam: “Nasıl yaaa… Kim yasaklar bu hayalleri? Kız bir şey istememiş.” Bakkal teyze aşağı eğdi kafasını; içeri giren öbür adamdan bilgisini, fikirlerini sakınmak istedi. İçeri giren polis olabilirdi. Onu, her tartışmada havlu atan caminin imamı komünist diye gambazlama ihtimaller içerisindeydi. Sessizce “Komünist propagandasıymış.” dedi. Adam şaşırdı: “Yok artık, olur mu yaa. Herkesin başına gelebilecek şeyler istemiş.” Bakkal teyze durdu; güzel bir bilginin satışından edilen kârın zaferiyle “Yaklaş.” dedi.

“Samsun’da tütün fabrikasında çalışan kızlar, şarkıyı beğendiklerini dosya kâğıdı bulamadıkları için tuvalet kâğıdına imza atıp gönderdiler Ankara’da Alpay’a. Kasetlere, plaklara içine girdi zavallı kızın istekleri.” “Şarkı şey oldu, hımm…” Adam hemen yardıma yetişti: “Hit oldu.” “İyi bir şey mi lan o?” dedi bakkal teyze. Adam kafasını aşağı yukarı sallayarak teyit etti korkarak.

Ve bakkal teyze şöyle bir süzdü tepeden tırnağa Adamı: “İsyan, devrimin anahtarıdır; kimi fakirin kapısını açan, kimi sarayların kapısını kapatan.” Adam bakkal teyzenin bombardımanındaydı; öyle bir hâl aldı ki durum, anlamaya çalışırken hiç anlamamaya başladı. Çünkü bakkal teyzenin söyledikleri, kendi ruhunun giyemeyeceği kadar büyük, idamdaki markasız kefen gömleğiydi. Adam bakkal teyzeye şöyle baktı: “Aptalca gelebilir ama fabrika kızı şimdi nerede?” Bakkal teyze gözlerini kıstı, elini yumruk yaptı, sonra tokat yaparak iman tahtasını kırarcasına göğsüne vurdu: “Fabrika kızı benim, fabrika kızı senin kızın, fabrika kızı anan, fabrika kızı işe giden güneş doğmadan, fabrika kızı okutulmayan, fabrika kızı hayalleri dört oda olan, fabrika kızı dayaktan komalık hastane yatağında yatan, fabrika kızı konuşamayan, fabrika kızı yapayalnız, hayalleri çalınan…”

Arkası durmadan geliyordu fabrika kızının ne olduğuna dair sıfatlar, zamirler. Önce kalbi sızladı, sonra ağrıdı ve sonra acıdı. Kalbi zonkluyordu. İçindeki acı vücudunun her yerini dolaşıyordu; kanatarak ve boğarak kalbini, çektiği suç neymiş fabrika kızının, görsün diye Adam. Çok ama çok utandı. Yerin dibi var mıydı? Yoksa ölse ayakta öylece daha mı kolay olurdu? Yutkunacaktı ama boğazı düğüm olmuştu. Ne yapmıştı ki fabrika kızı, herkes ondan çok şey istiyor veya cezalandırıyordu.

Dışarı çıktı, hızlı adımlarla yürümeye başladı soğukta terleyerek. Hiç kimseye bakamadı Adam; gördüğü her kadından utanarak, onlar için hiçbir şeyin farkında olmadığının farkına vardığı için. İlk önce aklından geçirdi bir kere, üç kere ve çok kere; sonra dudaklarından döküldü cevapsız soru: “Fabrika kızının suçu ne?”

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı