Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Gecenin Karanlığını Solumadan, Güneşin Sıcaklığını Hissedemezsin

Gecenin Karanlığını Solumadan, Güneşin Sıcaklığını Hissedemezsin
Paylaş:
N

Acılarla ilgili ne çok şiir, şarkı, senaryo yazılmıştır değil mi? Hepsi öyle farklı açılardan anlatır; kimi anlatırken acıtır, kimi yüreğe bir su serper, kimi de tam olarak seni yansıtır.

Peki bizler acılarımızla ne yaparız? Onlarla nasıl başa çıkıyoruz?

Acılarımızı nasıl duyumsuyoruz?

Sanatçıların çoğunluğu acısıyla sanatını parlatıp bize eşsiz eserler sunar. Peki ya sanatçı olmayanlarımız?

Hasan Hüseyin Korkmazgil'in o muhteşem eserinde bahsettiği gibi; “Acı çekmek özgürlükse, özgür müyüz hepimiz de?”

Bizim toplumumuzda gözlemlediğim acıyla başa çıkma yöntemi çoğunlukla halının altına süpürmek, yani üstünü örtmektir.

Kişi işini kaybeder AMA evdekilerle bunu konuşmak istemez; her şey yolundaymışçasına kuğular gibi süzülmeye çalışır.

Bir başkası sevdiği birinin kaybını yaşamıştır AMA ağlamamak için bu konuyu açmamayı, açılsa bile üç kelimelik, duygusuz cümlelerle geçiştirmeyi yeğler.

Bir diğeri, ömür boyu birlikte olacağını düşünerek başladığı birlikteliği noktalamıştır AMA Instagram'da haftasına “Heeyy! Hayat çok güzel.” temalı kahve fotoğrafları atmaya başlar.

Neden yaparız ki bunu? Hani acı çekmek özgürlüktü?

Bence Hasan Hüseyin Korkmazgil bu konuda sonuna kadar haklı! Acı çekmek cidden “özgürlük!” Çünkü başınıza gelen acıyı kapatmak yerine o duyguda kalıp, dibine kadar yaşarsanız, sonrasında irin toplamış bir yara gibi can yakmaz. O acıyla tüm muhasebeniz bitene kadar tüketmelisiniz onu. Yoksa “acı” için için tüketir sizi... Yani kısacası, av mı, avcı mı olacağınıza karar vermeniz lazım.

Tabii acıda kalmak hiç de kolay değildir. İnsanın ruhunu deşer, yüreğine kıymık kıymık batar, kafasının içini adeta ateşe verilmiş bir ormana çevirir. Güneş parlak gelmez, günün pek bir anlamı kalmaz. İnsan kendinden kaçmak ister ama kendine sıkışıp kalır. Hatta bazen, uyandığınızda bütün dünyayı arkasında bırakıp sadece yorganı kafaya çekmek ve “Ben bugün yokum.” demek istersiniz.

Ama bu süreç mutlaka biter. Günden güne güneşin ışığı artar, gün içinde anlam kazanan şeyler olmaya başlar ve kendinde sadece acıyı değil, huzuru ve sevinci de yeniden görmeye başlarsın.

İşte bu yüzden sanırım: Acı çekmek özgürlükse, özgürsün sen de...

Ama toplum nedense istemez acına tutunmanı, onu tüketmeni... Düşünmezler mi acaba; ya o tüketecek seni, ya sen acıyı?

Acırsın, ağlarsın; “Ağlama!” derler.

Acırsın, yüzün gülmez; “Sıkma canını, ne var yani!” derler.

Acırsın, kendini dinlemek istersin; “Kapatma kendini eve, dışarı çıkalım, bi kahve içelim!” derler. (Sanki kahve bütün travmalarımızı çarpıp köpüklü bir latte yapacak!)

Hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ederek acının sadece üstünü kapatırsın. Sonra o acı, en umulmadık anda, belki parkta yürürken ya da bir şarkıda başka bir sorun olarak çıkagelir ve “Ben hâlâ buradayııımm, nereye kaçıyorsun?” der.

Mutluluk da bir duygudur ve (çevremizde fesat bir komşu yoksa!) dibine kadar yaşarız. Huzur da bir duygudur, asla bozmak istemeyiz.

Sevinç de bir duygudur, içimizden taşa taşa yaşarız.

O hâlde acı da bir duygudur ve nasıl istiyorsak onu da hakkıyla yaşamalıyız.

Konuşup paylaşmak...

Kendinle kalarak...

Ağlayarak...

Acıklı şarkılar dinleyerek...

Bir süre “suratsız” gezerek...

Belki bir paket dondurmayı ya da yarım tepsi baklavayı tek oturumda bitirerek... Ya da tamamen farklı bir ortama giderek...

Sen nasıl başa çıkabiliyorsan işte!

Sonrasında o tükettiğin acı, hayatında bir gölge olmaktan çıkıp, yolunda ileriye doğru attığın sağlam bir adım olarak yerini alacak. Seni sen yapan en kıymetli ilmek de ondan olacak.

Unutmayın; gecenin karanlığını solumadan, güneşin sıcaklığını hissedemezsiniz.

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı