Dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı düğmeye bastı. Ahbap Derneği’ne yönelik soruşturmada 17 kişiyle birlikte Haluk Levent gözaltına alındı. Suçlamalar hafif değil: kara para aklama, örgüt üyeliği, Dernekler Kanunu’na muhalefet. Savcılığın açıkladığı tablo ise mide bulandırıcı. Asistanın hesabına dernekten 120 milyon lira. Dernek kurucusunun hesaplarından altı yılda 990 milyon liralık bahis, 390 milyonu kayıp. Depremzede parası yatan kasadan, kumar masasına.
Bir de Başaran dosyası var ki insanın kanını donduruyor. Hüseyin Başaran, kızı Mina’yı 2018’de o uçak kazasında kaybetmiş bir baba. Levent bu babanın kapısını çalıyor, “Kimsesiz kız öğrencilere yurt yapacağız” diyor. Evladının acısıyla yaşayan adam, başka babaların kızları okusun diye 60 milyon dolarlık 22 taşınmaza onay veriyor.
İddiaya göre para ödenmiyor, evler kimsesiz kızlara değil, önce asistanın üzerine, dört gün sonra başkasına tescil ediliyor. Evlat acısını dahi pazarlama malzemesi yapan bir adamdan bahsediyoruz. Söylenecek kelime bulamıyoruz. Sözlük yetmiyor.
Bu operasyona sonuna kadar destek veriyoruz. Akın Gürlek hesap sorma konusunda üzerine düşeni yapıyor; kimden gelirse gelsin dosyanın üstüne gidilmesi doğrudur, gerisini de aynı kararlılıkla bekliyoruz. Ama iş Levent’le bitmez. Bu derneğe yıllarca “temiz” raporu veren bağımsız denetim firmaları da masaya yatırılmalı, gerekiyorsa yargılanmalı. Adam her köşe başında “yedi kez denetlendik, devlet kurumları inceledi, raporlar ortada” diye böbürleniyordu. O raporları kim yazdı? Kim onayladı? 120 milyonluk transferi, 990 milyonluk bahis trafiğini hangi müfettiş görmedi? Görmediyse neden görmedi, gördüyse neden sustu? O imzaların altındaki her bürokrat, her memur tek tek incelenmeli; pürüz varsa istisnasız yargılanmalı.
Ve artık şunu açıkça yazma vakti geldi: Bu toplum ekonomik çöküşün ortasında ahlaken de dibe vurmuşken, milletin gözyaşı üzerinden servet devşirenlere mevcut cezalar caydırıcı olmuyor. Çek yaz, taksitlendir, çık. Dolandır, birkaç yıl yat, çık. Böyle olmaz. Milletin afet acısını, ölüsünü, öksüzünü sömürenlere idam gelmeli. Evet, idam. Çünkü bu suç adam öldürmekten beter; bu suç bir milletin birbirine güvenini öldürüyor. Bugün hâlâ deprem çadırında, konteynerde yaşayan binlerce insan var. Hatay’da, Kahramanmaraş’ta ekmeğe muhtaç aileler var. O insanlar üşürken, o çocuklar aç yatarken birileri puro çekip milyonluk kuponlar yatırıyorduysa — ki savcılık öyle diyor, iddialar doğruysa ki tablo ortada — bu adamın hak ettiği merhamet değil, en ağır hesaptır.
Hatırlayın, “açıklama yapacağım” diye X’ten canlı yayın açmıştı. Milyonlar bağlandı, ne çıktı? Hiçbir şey. Rakam yok, belge yok, dekont yok; gözyaşı ve hamaset. O yayından bir şey çıkmayacağı zaten belliydi. Şeffaflık isteyen herkese “işgüzar” dendi, soru soran linç edildi. Mevcut yasalar da bu düzeni besledi: bağış toplayan bir derneğin kuruşu kuruşuna kamuya hesap vermesini zorunlu kılmayan, denetimi kağıt üzerinde bırakan mevzuat, mağdur olarak hep halkı seçti. Kanun koyucu bu dosyadan ders çıkarmazsa yarın başka bir “iyilik meleği” aynı oyunu oynar.
Bir de şu kaçış hikâyesi var. Havalimanında yurt dışı yasağını öğreniyor, eve dönüyor, telefonları kapatıyor, İzmir istikametine yola çıkıyor. Bursa Mustafakemalpaşa’da otobanda yakalanıyor. Sorular ortada: Operasyonu nereden haber aldı? Biri mi söyledi, yoksa vicdanı mı fısıldadı? İzmir’den sonraki durak neresiydi — insan ister istemez karşı kıyıyı, Yunan adalarını düşünüyor. Derneğin parasıyla kumar oynayıp yakınlarına milyon milyon para aktaracak kadar “akıllı” olan bu adam, kaçmayı tek başına mı akıl etti? Kim yol gösterdi, kim cesaret verdi, kim bugüne kadar sırtını sıvazladı? Savcılık bu zinciri de sonuna kadar sökmeli.
Gelelim asıl meseleye. Bu millet neden bir şarkıcıya milyarlar emanet etti? Çünkü denize düşmüştü. Deprem gecesi enkazın başında devleti arayan gözler, ekranda gitarlı bir adam gördü ve ona sarıldı. Halk bir evlattır; devlet de o evladın anası, babasıdır. Ana baba evde olmayınca, geç kalınca, sesi duyulmayınca çocuk sokakta kimi bulursa ona “baba” der. İşte anasız babasız kalan çocuğun başına gelen budur: sarıldığı kolun şefkat mi, yılan mı olduğunu ancak sokulduğunda anlar. Bu dosya sadece bir kumarbazın çöküşü değil; evladını sokakta yalnız bırakmanın faturasıdır. Yılanı yargılayalım, en ağır bedeli ödetelim — ama çocuğu bir daha sokağa bırakmayalım.