Bakın çevrenize…
Aynı asansöre biniyoruz. Göz göze gelmemek için ya kafamızı telefona gömüyoruz ya da tavandaki kat numaralarına sabitliyoruz gözlerimizi. Aynı apartmanda, aynı kat koridorunda kapı komşumuzla karşılaşıyoruz; ne bir "günaydın", ne de içten bir tebessüm.
Aşina yüzler, yabancı hayatlar.
16 milyonluk devasa bir kovanın içinde, birbirine değmeden çarpışan, birbirinin yanından rüzgar gibi geçip giden yalnız ruhlarız.
Tarihi biraz geriye saralım. Antik çağlarda bir insanı toplumun dışına atmak, sürgün etmek ne demekti biliyor musunuz? Ölüm cezasıyla eşdeğerdi. Yalnızlık, insanlık tarihinin neredeyse tamamında en büyük cezaydı.
Peki ne oldu da 21. yüzyıla geldiğimizde bu tablo tersine döndü?
1. yüzyılda Romantikler, "yüce yalnızlık" diyerek kendilerini doğaya attılar. Sanayi Devrimi’yle kitleler köylerin o boğucu "herkesin herkesi bildiği" denetiminden kaçıp kentlerin "özgürleştiren anonimliğine" sığındı. Kimse seni tanımasın, kimse sana karışmasın…
2000’li yıllara geldiğimizde ise teknoloji bu yalnızlığı "seçilebilir bir lüks" haline getirdi. "Kendi kendime yeterim" dedik. Tek kişilik daireler, tek kişilik tatiller, ekranların arkasına kurulmuş steril hayatlar… "Kendi alanıma sahip olmak" modern insanın en büyük statü sembolü oldu.
Peki bu kadar övülen, yüceltilen "kendi kendine yetme" hali bizi neye dönüştürdü?
Dünya Sağlık Örgütü açıkça ilan etti: Yalnızlık artık küresel bir "sağlık tehdidi", bir küresel salgın! Araştırmalar söylüyor; kronik yalnızlığın vücutta yarattığı o görünmez stres ve biyolojik tahribat, günde 15 sigara içmeye eşdeğer. Kalp krizinden demansa, bağışıklık sisteminin çökmesinden bilişsel fonksiyonların körelmesine kadar vücudu içten içe kemiren bir kriz.
İstanbul’a bakın…
Bir tarafta Nişantaşı’nın, Kadıköy’ün, Beşiktaş’ın kafelerinde elinde kahvesiyle tek başına laptopuna gömülmüş, dış dünyayla bağını gürültü önleyici kulaklığıyla kesmiş binlerce insan… Yalnızlık onlara bir üretim laboratuvarı, yaratıcılık için bir zırh gibi geliyor. Doğrudur; yalnızlık aşırıya kaçmadığında, insanın kendi iç sesini duyması için eşsiz bir limandır.
Ama ya madalyonun öbür yüzü?
Metrolarda yan yana oturan ama kilometrelerce uzak olan insanlar… Metrobüs durağında omuz omuza dururken bile yapayalnız hisseden kentliler…
Sorun şu ki; biz biyolojik olarak "sosyal" kodlanmış varlıklarız. Bu kadim ihtiyacı halı altına süpürüp "ben tek başıma yeterim" kibirine kapıldığımızda, zihnimiz o varoluşsal kaygıyla boğuşmaya başlıyor. Sığınacak bir insani liman bulamamanın getirdiği o ağır yük, günü geldiğinde hem maddi hem manevi olarak belimizi büküyor.
Teknolojiyle birbirimize her an ulaşabildiğimiz ama kimseyle gerçekten "bağ" kuramadığımız tuhaf bir çağ bu.
Çözüm devasa devrimlerde değil belki de. Çok basit ama çok derin adımlarda:
Yarın sabah o asansörde karşılaştığınız komşunuza sadece "günaydın" deyin. Oturduğunuz mahalle kafesinde yan masadaki yabancıya küçük bir tebessüm edin. Ya da bir dostunuzla masaya oturduğunuzda o ekranı ters çevirip, sadece onun gözlerinin içine bakarak sessizce bir kahve yudumlayın.
Çünkü bu koca şehirde hayatta kalmanın yolu, milyonların arasında tek başına dikilmek değil; o kalabalığın içinde insana değebilmektir.