30 Ağustos’tu en son bayrağı asalı evinin balkonuna. Sabah kalktığında kendi kendine soğuk sıcak isimli çocuk oyunuyla, kanepe altına sakladığı bayrağı bir buluyor, bir bulamıyor yaparak oyun oynadı kıkırdayarak. Bayrak biraz tozlanmıştı ama ziyanı yoktu. Eliyle bir çırptı ve sağa sola salladı; havada ütü yaparcasına. Sonra bir marş açayım dedi Youtube’dan. İzmir Marşı çıktı Haluk Levent’ten. Kızdı “Fakir fukaradaki paralarımızla kumar oynadın; yok sana öyle marş tarş” dedi, hemen kapadı sesini telefonun; ama video oynuyordu sessizce... Kalbindeki nefret kelime oldu ağzında “go…mun çocuğu… bak şimdi sen” hepten elveda dedi ve uzunca bastı kapama tuşuna. Sonra balkonlu odaya geldi; kırılmış kapı kolunu biraz yukarı gererek, kendine doğru çekti açılsın diye. Açılan aralıktan ekim kokusu doluverdi odaya; adamın ter kokusunu kovalayarak dışarı. Balkonun iplerindeki çamaşırı topladı hızlıca. Çamaşır varken elbette bayrak asılmazdı. Şanlı bayrak yalnız kalmalıydı; önünde, yanında kimse ve hiç bir şey durmamalıydı. Milli duyguları avaz avaz bağırırırdı böyle günlerde. Öyle de olmalıydı; büyük dedesini hiç görmemişti ama masalımsı asıp kesen, kılıçlı tüfekli, taşlı tekmeli düşmanı kovaladığı hikayelerini çok dinlemişti anneannesinden.
Yavaşça balkondan aşağıya doğru eğildi. Bayrağı son kez düzelterek ve sonrasında öperek demirlere bağlamak istedi. Bir türlü demirlere tutturamadığı bayrak, ipinden kurtularak aşağı doğru süzüldü; aslında hızlıca düştü. Adam arkasından bakakaldı. Hemen merdivenlere; aşağı doğru gitmek için sokak kapısına yöneldi. Kapının önündeki rengi solmuş, kenarları yırtık, sosyete pazarı malı Crocs marka naylon terlikleri ayağına geçirdi. Kat 3 nabız 80, kat 2 nabız 100, kat 1 nabız 120 ve nihayet bahçe. Nefes nefese bayrağa yöneldi. “Ohh kimse görmedi” dedikten yarım dakika sonra tanıdık bir ses yolunu ve zamanın akışını kesti. “Selamün aleyküm” dedi hoca. “Aleyküm selam” diye cevapladı adam; elindeki bayrağın düştüğünü “inşallah görmemiştir.” temennisiyle. Yoksa yanar adam… Ne solculuğu kalır, ne bayrak düşmanlığı… Hoca anlatır da anlatır inanmak isteyen herkese. Dedikoducu teyzelere konu olur, sakız olur gevşek ağızlara, içkisiz sofralara meze olurdu. “Hocam nereye böyle sabah sabah” diye sordu adam. Hoca gururlu, işini bitirmiş bir edayla “nereye değil kardeş, nereden böyle… görevi bitirdik eve gidiyorum. Çocuklara Bakara suresini okuttum, bir de anlattım…” dedi hoca. Adam bir dikeliverdi “Kime hava atıyor bu lan? Bir sorsam bilemez, boncuk boncuk bakar” dedi tabii içinden. Nabzı biraz normale dönen adam, eve dönmek istedi. Ama hoca arkasından onu izliyor, boncuk gözlerine ince sırıtığını ekliyordu. Adam “dur yaa bi bakayım” kansız intikam düşüncesiyle “Anlat bakalım, en ibretlik konuyu… Madem çok iyi biliyon sureyi”… Hoca derin bir nefes aldı; tam da bildiği yerden gelmişti soru. “Bak kardeşim” dedi “zamanın birinde bir kavime Calut isimli 3 metre boyunda geniş omuzlu, koca ayaklı, koca kafalı dev bir yaratık musallat olur. Kavim de Yaradan’dan bir kral ister Calut’u alaşağı etmek için. Yaradan kavimden, aralarından kral olarak birini seçmelerini salık verir. Yine kargaşa patlak verince Yaradan bir çobanı kral ilan eder. Hz. Davut!.. Önce çoban, sonra kral ve en sonunda peygamber…” Hoca durdurdu anlatmayı; adamın şaşkın gözlerine bakarak. “Ne oldu be? Ne bu kadar seni etkiledi?” diye sordu hoca. Adam biraz kekeleyerek “Kurban olduğum Yaradan cumhuriyetçiymiş.” Hoca afalladı “Tövbe de lan nerden çıktı o”. dedi hoca içinden besmeleler, Ayetel Kürsü’ler okuyarak ışık hızıyla. “Ama baksana hep aralarından birini seçmelerini tembihlemiş; nasıl seçecekler? Oooo piti piti karamela sepeti tekerlemesini söyleyerek mi? Kesinlikle değil... Seçim yapacaklar. Demokrasiyle seçecekler.” dedi adam. Hoca ortamı biraz daha yumuşatarak “kardeşim öyle değil… Olur mu o zamanlarda cumhuriyet, demokrasi? İstersen bir yüzünü yıka, şekerli bir şeyler ye... Şekerin düşmüştür, tansiyonun çıkmıştır… Ne bileyim.” Adam daha bir derindi; içinden bir deli filozof, bir çılgın sosyolog, bir manyak psikolog çıkmıştı. “ Hayır” dedi kızgın çıkışarak. “Hiç de öyle değil. Yaradan’ın sıfatlarından biri adalet değil mi? Adalet, hak nerde olur? Tabii ki cumhuriyette. Yaradan isteseydi aklı yaratmazdı; biz de düşünmeden ona tapardık. Ama cumhuriyet akıl işi, cumhuriyet adalet işi, cumhuriyet yönetim işi, cumhuriyet eşitlik işi... Yaradan bizim düşünmemizi istemiş; cumhur demiş topluluk demiş, insanlık demiş.” Hocaya daha fazla kaçış manevrası kalmamıştı... İçinden “adam delirmiş, ama akıllıca delirmiş” dedi. Kafasını salladı; hak verdi adama. Yaradan her şeyin hakimiydi; hele şimdi adamın tam hakimiydi.
Hoca yavaşça elini uzattı besmeleyle bayrağı tuttu. Adam da bayrağın öbür yanında idi. Ne zamandır girişteki kiracısız olan evin balkonuna bayrağı birlikte astılar. Çok yakışmıştı bayrak kiracısız evin balkonuna. Göz göze geldiler; biraz önce ne olduğunu anlamaya çalışanlar. Sonra vedalaşmadan; adam, hoca ve balkon sessizce birbirlerinden ayrıldılar…
Sonrasında hep kaldı memlekette cumhuriyet ve balkonlarda bayraklar...