Bu cumartesi sabahı ülke erkenden uyandı. Kimi evde uyandırma alarmı millî maç için çalındı, kimi evde ise bambaşka bir maç için, çocuğun geleceğinin maçı, sınav için. Aynı saatte, aynı yorgun gözlerle...
Bir yanda on bir kişi vardı sahada, onları izleyen milyonlarca göz. Diğer yanda iki milyonu aşkın genç ve onların arkasında sabaha kadar uyumamış, dua eden, sessizce sabaha hazırlanan, çay demleyen aileler.
Görünüşte çok farklı iki kalabalık, ama peşinde koştukları şey aynıydı. Uzun süre verilmiş bir emeğin, nihayet bir karşılığını görmek.
Ama bir fark vardı, hem de hiç küçük değildi. Sahaya çıkan abilerin elinde hâlâ bir teselli kalıyordu. “Bu maçı kaybettik, önümüzdeki maçlara, turnuvalara bakarız” diyebilirlerdi. Sınava giren gence bu lüks tanınmıyordu. Onun için “önümüzdeki sınava bakarız” demek, bazen bir yılın, bazen bir hayalin ertelenmesi demekti. Aynı sabaha çıkmış olsalar da, taşıdıkları yük eşit değildi.
Aslında hayatın her anı bir sınav, her karar bir maçtır, biliyoruz bunu. Ama gel de bunu, sınav kapısının önünde elleri titreyen bir gence anlat. Gel de bunu, kapının dışında içi içine sığmayan bir anneye anlat. Bilgece sözler, bazen tam da en gerekli olduğu anda, en uzak düştüğü andır.
İşin içine bir de hemen öncesi saatlerde o ağır maçı izleyip moralsiz gözlerle uykusuz sınava giren gençlerin hâlini kattığımızda mesele daha da ağırlaşıyor. Beden, biraz önce aldığı darbeyi öyle çabuk unutmuyor. O hayal kırıklığı sabaha taşınıyor, sessizce sınav kâğıdının üzerine oturuyor.
Belki de bu yüzden, millete özür dileyen futbolcuların ve idarecilerin borcu tek bir özürle bitmiyor. O hayal kırıklığını sırtlayıp aynı sabah sınava oturan kardeşlerinden de bir özür borçlular gibi. Söylenmemiş ama hak edilmiş bir özür.
Yine de bilmek gerek,
“ne bir maçın skoru, ne bir sınavın sonucu, bir insanın ya da bir milletin bütün hikâyesini yazmaya yetmez…”
Sevgi ile…
Dr. Şerafettin Özdoğan