Otuz beş yıl!
Bir bedenin kendini kaç kez yeniden ve yeniden dokuduğu anlamına gelir biliyor musunuz?
Hücreler değişir, doku yenilenir, ama devam eden tek olgu, hafıza. İşte ben de bugün, mesleğimin otuz beşinci yılında, o hafızanın izini sizlerle birlikte sürüyorum.
Başlangıç hiç de şiirsel değildi. Nöbet odaları, acil servisin o hiç dinmeyen ışığı, sesi, koridorlarda uzayıp giden hasta sıraları. Bir genç hekim için meslek önce bir dayanıklılık sınavıdır. Yoğun polikliniklerde geçen o yıllarda, bir yakınımın yüzüne bakacak vaktim bile olmadığı günler oldu. Ama tam da o yorgunluğun içinde, asıl sorum filizlendi. Bu kadar farklı insan, bu kadar farklı ağrı, neden hep aynı yerlerde toplanıyor? Beden, sessiz kaldığı yerde bile bir şeyler söylüyordu sanki. Sadece dinlemeyi öğrenmek gerekiyordu.
Mesleğin ilk yarısında bu dinlemeyi bana duayenler öğretti. Usta çırak ilişkisinin hâlâ canlı olduğu o yıllarda, elini hastanın üzerine koymuş, sezgisini zaman içinde güçlendirmiş hekimlerin yanında çalıştım. Onların elinin nereye, neden, ne zaman dokunduğunu izlemek, kitapta yazmayan, sadece tekrar tekrar görerek öğrenilen bir bilgiydi. Bir çırağın ustasından aldığı çoğu zaman teknik değildir. Duruştur, sabırdır, bakıştır. Ben de o yıllarda, fark etmeden, bedenin bir hafıza taşıyıcısı olduğunu öğrenmeye başlamıştım.
Mesleğin akışı içinde, hiç planlamadığım güzel tesadüfler de oldu. Bunlardan biri bizi bir gün Rauf Denktaş'ın huzuruna taşıdı. Onu muayene etmek için davet edilmiştik. Siyasetin, tarihin o kadar ağırlığını taşımış bir bedenin karşısında durmak, bana hiç unutamayacağım bir öğretiydi. En güçlü görünen insanların bedeni bile, yaşadıkları her krizin, her kararın izini taşıyordu. O gün anladım ki makam da, güç de bedeni hafızadan azat etmiyor. Beden, kim olursak olalım, aynı dürüstlükle kaydediyor ve konuşuyordu.
Bir başka tesadüf ise beni çok daha sonra, bambaşka bir ülkede, Bruce Lipton ile aynı çatı altında buluşturdu. Onunla tanışmam yıllardır kendi deneyimlerimle, hastalarımı dinleyerek bulduğum yolu bilimsel bir dille doğruladı. Epigenetik üzerine söylediklerini dinlerken, hücrelerin inandığımız hikâyeye göre şekillendiğini duymak, bana "yanılmıyormuşum" dedirten bir an oldu.
Bazı karşılaşmalar yeni bir yol açmaz, zaten yürüdüğünüz yolun haritasını sizinle birlikte doğrular. Bir süredir üzerinde çalıştığım Fasyal Ritim Terapisi'nin temelindeki "beden hatırlar" düşüncesi, böylece tek bir kaynaktan değil, yıllar içinde üst üste binen deneyimlerden ve bu deneyimleri teyit eden karşılaşmalardan doğdu.
Bütün bu yolculuk boyunca sanatla sağlığın aslında hiç ayrı olmadığını gördüm. İyi bir dinleyici olmak, bir hastanın anlatmadığı, belki de anlatamadığı cümleyi duymak, bir melodinin söylemediği boşluğu fark etmek gibi. Belki de bu yüzden mesleğimi hep şu sözlerle özetlemeyi seviyorum.
“Sağlık bir sanat işidir, yaşayan her varlık sanatçıdır. Beden de kendi sanatını yapar. Acıyla, sessizlikle, bazen bir gülümsemeyle. Bizim işimiz o sanatı bozmadan, ona eşlik etmeyi öğrenmek.”
Mesleğin güzel bir tarafı da budur, merakı ve öğrenmeyi hiç bırakmaması. Bu yolun ilk yarısında duayenler bize yol gösterdi, şimdi ise sıra bizde. Kendi deneyimlerimizle, kendi bakış açılarımızla, mesleğin yenilerine ve sevgili dostlara destek olmaya çalışıyoruz. Bir zamanlar bana öğretileni, şimdi başka bir dille, başka bir nesile aktarmaya çalışmak. Belki de otuz beş yılın bana verdiği en anlamlı görev bu.
Bütün bunlardan sonra soruyorsunuzdur, peki beden neyi hatırlıyor, ve biz onu nasıl dinleyebiliriz? Bu soruyu otuz beş yıl boyunca kliniklerde, karşılaşmalarda, sessizliklerde aradım. Bir süredir de sizlerle bu köşede paylaşıyorum. Sırada bütün bu bakış açısını bir kitapta toplamak var. Kitabımız hem meslektaşlarımıza hem de sizlere yönelik iki formatta hazırlanıyor ve hazırlıklar tamamlanmak üzere. Çok yakında okuyucuyla, sizlerle buluşacak.
Otuz beş yıl önce bir refleks çekici ve bir steteskop ile bir nöbet odasında başladım. Bugün bir hafızayla devam ediyorum. Ve sanırım hekimlik mesleğimizin asıl tanımı değişiyor!
“Bedenin sessizce taşıdığı hikâyeyi dinlemeye devam etmek…”
Sevgi ile…
Dr. Şerafettin Özdoğan